“Senin ailenin borçlarını ben ödemeyeceğim, bunu açıkça bil” dedi Ayşe, sesi öyle soğuktu ki mutfağın havası bir anda buz kesti

Hikâyeler
Bu adaletsizlik kabul edilemez, vicdan sızlatıyor.

— Fatma, ilk maaşını ne zaman alacağını soruyor. Onun kredisini kapatmamız lazım! — diye çıkıştı Mehmet, gözünü telefonun ekranından ayırmadan.

— Senin ailenin borçlarını ben ödemeyeceğim, bunu açıkça bil — dedi Ayşe. Sesini yükseltmedi; fakat tonu öyle soğuktu ki mutfağın içindeki hava bir anda buz kesmiş gibi oldu.

Mehmet, kenarından köpüğü süzülmüş kahve fincanının üzerinden bakışlarını yavaşça kaldırdı. Karısının ne söylediğini ilk anda kavrayamamış gibiydi. Belki de anlamak istemiyordu.

— Ne demek “ödemeyeceğim”? — diye sordu, kaşlarını çatarak.

— Duyduğun şey demek — dedi Ayşe sakinliğini bozmadan. — Ben para çekilen bir makine değilim. Anneni, kız kardeşini ve onun çocuklarını geçindirmek de benim vazifem değil.

— Ayşe, saçmalıyorsun — Mehmet gülmeye çalıştı ama yüzündeki tebessüm eğreti durdu. — Ortada büyük paralar yok. Annem sadece biraz destek istedi. Faturalar birikmiş, bir de banyo tadilatı varmış… borular akıtıyormuş…

— İşte mesele de tam bu — diye sözünü kesti Ayşe. — “Biraz yardım”, “geçici sıkıntı”… Üç yıldır aynı lafları dinliyorum, Mehmet. Bu daha ne kadar sürecek?

Sandalyeyi geriye itip masadan kalktı, mutfağın içinde gidip gelmeye başladı. Pencerenin ardında kurşuni bulutlar ağır ağır sürükleniyordu. Ekim ortasıydı; sabahtan beri ince, soğuk bir yağmur yağıyor, damlaların bıraktığı ıslak çizgiler pencere pervazında birikiyordu. Cumartesiydi, sözde dinlenme günüydü; ama evin havasına kavga kokusu sinmişti.

— Ayşe — dedi Mehmet daha yumuşak bir sesle — annem yabancı biri değil. Tek başına kaldı, biliyorsun… babam öldüğünden beri…

— Başlama — diye sertçe kesti Ayşe. — Hepsini biliyorum. Ama yardım etmek başka şey, başkalarının yanlış kararlarının bedelini üstlenmek başka şey. Annen bir yıl önce, düzenli geliri yokken tadilata girişti. Sonra kredi çekti. Şimdi de sen her ay yaklaşık 3.500 ₺ ödüyorsun. Ben “Bunu nereden karşılayacağız?” diye sorunca da tek cevabın “Bir şekilde hallederiz” oluyor. Hadi bakalım, şimdi halledelim.

Mehmet kendini yeniden sandalyeye bıraktı, avuçlarını yüzüne bastırdı.

— Seni terfi ettirdiler — dedi sonunda. — Artık düzgün bir maaşın olacak. Neden bu kadar esirgiyorsun?

Bu sözler, bağırıp çağırmasından daha ağır geldi Ayşe’ye.

— Esirgiyor muyum? — diye tekrarladı yavaşça. — Hayır Mehmet, mesele bu değil. Ben iki yıl boyunca biraz nefes alabilelim, şu çukurdan az da olsa çıkalım diye didindim. Sen ise şimdi benden her şeyi yeniden başkalarının açıklarını kapatmaya harcamamı bekliyorsun. Hem de senin annen için; sana ömrünün sonuna kadar ona borçluymuşsun gibi davranan annen için.

Mehmet sustu. İçinde bir şey kıpırdanıyordu; öfke değildi, suçluluk da sayılmazdı. Daha çok şaşkınlık… Sanki konuşma bir anda olması gerekenden çok daha ileri gitmişti. O yalnızca yanlış bir kelime seçmişti de, bütün düzen onun üstüne yıkılmıştı.

Ayşe pencereye döndü. Buğulanmış camda kendi yansımasını gördü: yorgun bir yüz, içinde söylenmemiş çok şey birikmiş gözler.

— Yardıma karşı değilim — dedi alçak sesle. — Ama yardım, mecburiyet hâline geldiğinde artık yardım olmaktan çıkar. Bağımlılığa dönüşür. Kusura bakma, ben sizin aile hesap defterinizin bir satırı olmak istemiyorum.

— “Sizin” değil, “benim ailemin” — diye düzeltti Mehmet istemsizce.

— Hayır, tam olarak “sizin” — dedi Ayşe hemen. — Annen, kız kardeşin, onun çocukları… Bir de sen. Onların güvencesi sensin. Ben de kaynak, öyle mi?

Mehmet itiraz etmek istedi, fakat kelimeler boğazında kaldı. Ayşe’nin söyledikleri fazla isabetliydi.

Ayşe bir önceki akşam eve geç dönmüştü; bitkin, zihni iş yüzünden uğuldayarak. Genel müdür onu beklenmedik biçimde odasına çağırmış, bölümün eski yöneticisinin ayrılacağını, koltuğun boşalacağını söylemişti. Görevi ona teklif ediyorlardı. Maaş neredeyse iki katına çıkacaktı. Unvan ciddiydi. Sorumluluk ise çok büyüktü.

Bütün akşam evin içinde mayınlı arazide yürür gibi dolaşmıştı. Bir ara bilgisayarını açıp iş ilanlarına bakmış, sonra kapatmıştı. Su kaynatmak için ocağa koymuş, ardından onu bile unutmuştu. Mehmet eve geldiğinde yalnızca şunu söyleyebilmişti:

— Bana terfi teklif ettiler.

Mehmet önce şaşırmış, sonra sevinmiş, onu kucaklamıştı. Ardından sorduğu ilk şey şu olmuştu:

— Ne kadar maaş vereceklermiş?

Her şey oradan başlamıştı.

— Ayşe’ciğim — dedi şimdi daha yatıştırıcı bir tonla — sen meseleyi yanlış anlıyorsun. Biz bir aileyiz. Bizde her şey ortak.

— Her şey değil — dedi Ayşe kararlı biçimde. — Senin akrabalarını desteklemek için hiçbir yere imza atmadım ben.

— Ama annem kötü niyetle istemiyor ki. Gerçekten zor durumda.

— Zor durum dediğin şey, insanın önünde seçenek kalmamasıdır Mehmet. Senin annen ise her defasında en rahat yolu seçiyor: telefonu alıp seni arıyor, “Oğlum, yardım et” diyor. Sen de her seferinde koşuyorsun. Sonrasında bize yetip yetmeyeceğine bakmadan.

— Yani ona yardım etmeyi çok mu görüyorsun? — Mehmet yeniden saldırıya geçti. — Annem sana az mı iyilik yaptı?

— Ne yaptı mesela? — Ayşe birden ona döndü. — Bana özel olarak ne yaptığını hatırlatır mısın? Kışın hasta yattığımda bir kez aradı mı? Kirada otururken, peşinat için borç istediğimizde ne dedi? “Gençsiniz, başınızın çaresine bakın.” Şimdi ben terfi alınca birden herkes benim de aileden olduğumu hatırladı. Ne kadar uygun, değil mi?

Mehmet cevap vermedi.

Mutfaktaki duvar saati inadına yüksek sesle işliyordu sanki.

Ayşe ayağa kalktı, bardağa su doldurdu, birkaç yudum içti. Sesi titriyordu ama kelimeleri nettı:

— Mehmet, yardım etmeye karşı değilim. Sadece benim maaşımın yeni yükümlülüklere bahane edilmesini istemiyorum. Üstelik görevi kabul etmiş bile değilim.

— Daha kabul etmedin mi? — Mehmet başını hızla kaldırdı. — Nasıl yani? Neden?

— Çünkü bunu kaldırabileceğimden emin değilim. Ekip zor, içeride çekişmeler var, çalışma düzeni bambaşka. Gözüm kapalı atlamak istemiyorum.

Mehmet alaycı bir tebessümle dudaklarını büktü.

— Ciddi misin? Sen yıllardır bunun için çalışmadın mı? Hep değer görmediğinden, emeğinin fark edilmediğinden yakınmadın mı? Şimdi eline fırsat geçince kuşkuya mı düşüyorsun?

— Kuşkuya düşmüyorum — dedi Ayşe kısık sesle. — Sadece bu sorumluluğa gerçekten hazır olup olmadığımı bilmek istiyorum.

Mehmet elini masanın üzerine koydu, ona doğru eğildi ve sözlerini toparlamaya çalışırken yüzündeki ifade sertleşti.

Şükrüye'nin Penceresinden