Bu yüzden, karşısındakinin bocaladığını düşünerek sözlerinin arkasını getirmekte acele etti.
— Elif’in durumu hiç kolay değil, — dedi, sesine acıma payı katarak. — İki çocukla oradan oraya, kiralık köşelerde sürünüp duruyor. Kocası desen, sürekli yollarda; varlığıyla yokluğu bir. Buradaysa her şey hazır. Ev zaten yılın çoğu zamanı kapalı kalıyor. Sen de buraya ancak ara sıra uğruyorsun. Böyle bir yer boşuna beklemesin.
Zeynep yavaşça başını çevirip Mehmet’e baktı.
— Mehmet?
Mehmet hafifçe öksürdü, iki parmağıyla burnunun üstünü ovuşturdu. Konuşurken, sanki bir ailenin eve yerleşmesinden değil de çuvalların sundurmanın altına alınmasından söz ediyormuş gibiydi.
— Zeynep, hemen parlamadan dinle. Annem aslında haksız değil. Ev gerçekten çoğu zaman boş duruyor. Elif’in çocukları var, temiz havaya ihtiyaçları olur. Bir süre kalsalar hem eve göz kulak olurlar. Senin de işin hafifler.
Zeynep önündeki kupayı kenara itti. Toprak kupa, masanın yüzeyinde ince bir sesle sürtündü.
— Elif kim? — diye sordu.
— Benim kuzenimin kızı, — diye atıldı Ayşe. — Yabancı sayılmazlar.
— Size yabancı olmayabilirler. Bana yabancılar.
— Aman Zeynep, hemen böyle kesip atma, — dedi Ayşe yüzünü buruşturarak. — Akraba akrabadır.
Zeynep masadan kalktı. Ne öfkeyle fırladı ne de gösterişli bir hareket yaptı. Sessizce doğruldu, pencerenin yanına gitti ve bahçeye baktı. Seradan çıkarılmış fide kasası toprağın üstünde duruyordu. Yüzünün ağırlaştığını, içindeki sertliğin sesine doğru yürüdüğünü hissediyordu. Bundan korkmadı. Bazı sözler, insanların anlayabilmesi için yumuşatılmadan söylenmeliydi.
Arkasına dönmeden konuştu:
— Önce şunu netleştirelim. Benim evimde kimin yaşayacağına kim karar verdi?
Mutfakta kısa, keskin bir sessizlik oldu.
— Şey… biz konuştuk, — dedi Ayşe; bu kez sesi eskisi kadar emin çıkmıyordu. — Mehmet’le konuştuk. Sonuçta o senin kocan, ilgilenmesi normal.
Zeynep arkasını döndü.
— Ben kiminle konuştuğunuzu sormadım. Kimin davet ettiğini sordum.
Mehmet sonunda başını kaldırdı ama karısının gözlerine bakamadı.
— Anneme, düşünülebilir dedim, — diye mırıldandı. — Sadece düşünülebilir, Zeynep. Kavga çıkarmadan.
— Kavga çıkarmadan mı? — Zeynep’in sesi soğuktu. — Benim miras kalan evime geliyorsunuz; avluyu, odaları, ahırı, banyoyu inceliyorsunuz; yabancı yatakların nereye konacağını konuşuyorsunuz. Üstüne annen taşınma zamanından söz ediyor. Sen buna “düşünmek” mi diyorsun?
Ayşe’nin yüzündeki o buyurgan ifade bir anlığına çöktü. Yine de kendini toparlamaya çalıştı.
— Ne var bunda? Ben kötü bir şey söylemiyorum ki. Kimseyi sokağa atmıyoruz, tam tersine birilerine yuva oluyoruz. Ev de sahipsiz kalmamış olur. Kışın burada biri var mı? Yok. Onlar kalsalar soba yanar, kar kürenir, bahçeye bakılır.
— Benim bahçeme mi bakılır? — Zeynep başını hafifçe yana eğdi. — Hangi hakla?
— Çünkü zor durumdalar.
— Türkiye’de zor durumda olan bir sürü insan var. Bu, kimseye başkasının evine girip ev sahibi mutfakta bulaşık yıkarken odaları paylaşma hakkı vermez.
Mehmet omzunu sertçe oynattı.
— Annemle böyle konuşma.
— Nasıl konuşayım? İkinizin benim malım üzerinde karar vermesini dinleyip başımı mı sallayayım?
— Yine mal mülk demeye başladın, — dedi Mehmet, sinirini gizleyemeden. — Biz aileyiz.
Zeynep’in bakışı bir anda üzerine saplandı. Mehmet cümlenin devamını getiremedi. Zeynep, “aile” sözünün başkalarının arsızlığını örtmek için kalkan yapılmasından nefret ederdi.
— Tam da kocam olduğun için, annen daha ilk cümleyi kurduğunda “Hayır, Zeynep olmadan bu mesele konuşulmaz” demen gerekirdi. Ama sen onu buraya evi göstermeye getirmişsin.
Ayşe derin ve gürültülü bir nefes aldı. Yeniden üstünlük kurmak ister gibi çenesini kaldırdı.
— Bu kadar büyütmenin kime faydası var? İnsanlar ömür boyu kalmayacak ya, bir süreliğine. Sonbahara doğru başka bir yer bulurlar. Belki işleri de yoluna girer. Sen de sanki saraydan söz ediyoruz.
— Ben saraydan söz etmiyorum. Kendi evimden söz ediyorum. Bana Fatma teyzemden kalan, tapusunu üzerime aldığım, tamir ettirdiğim, masrafını çektiğim evden. Ve hiç kimse, sırf size kolay geliyor diye buraya yerleşmeyecek.
Ayşe gözlerini kıstı.
— Yani yardım etmek istemiyorsun, öyle mi?
— İsteyip istememem sizin karar vereceğiniz bir konu değil. Siz istemeye gelmediniz; emretmeye geldiniz.
Mehmet birden ayağa kalktı.
— Zeynep, sakin olalım. Annem belki kaba söyledi. Ama oturup düzgünce konuşabiliriz.
— Düzgünce konuşmak, annen çocuklar için oda seçmeye başlamadan önce yapılmalıydı.
Ayşe küçümseyerek burnundan soludu.
— Pek hassas oldun. İki kelimeye takıldın kaldın.
— Kelimelere değil, niyete takıldım.
Zeynep askılığa yürüdü, çengelde duran anahtar demetini aldı ve Mehmet’in önüne, masanın üzerine bıraktı.
— Bunlar, “ne olur ne olmaz” diye sende duran anahtarlar, değil mi?
Mehmet başını salladı.
— Ver.
— Şimdi mi?
— Evet. Şimdi.
Mehmet cebinden anahtarı çıkardı. Hiçbir şey söylemeden masaya koydu. Metal, ahşaba değince kısa bir çınlama duyuldu. Zeynep iki anahtar demetini de avucuna aldı. Artık sesi bütünüyle sakindi; öfkenin taşan kısmı çekilmiş, geriye kesinlik kalmıştı.
— Bugün yemeğinizi yiyip gideceksiniz. Bundan sonra kimse aramadan bu eve gelmeyecek. Ben kimseyi evi gezsin diye çağırmadım. Kimseye burada yaşama izni vermedim. Akrabalarınızdan biri buraya taşınabileceğini sanıyorsa ona da aynen iletin: hayır.
— Vay be, ne de ev sahibesi kesildin, — diye dişlerinin arasından söyledi Ayşe.
— Evet, — dedi Zeynep. — Evin sahibiyim. Tam olarak böyle.
Bu sözlerden sonra konuşmanın havası tamamen değişti. Ayşe artık geniş odalardan, boş kalan evden söz edemedi. Mehmet de her şey kendiliğinden yoluna girecekmiş gibi davranmayı bıraktı. Hâlâ Zeynep’in mutfağında oturuyorlardı ama bu eve girerken üzerlerinde taşıdıkları rahatlık çoktan kaybolmuştu.
Öğle yemeği gergin geçti. Ayşe birkaç kez havadan, fidelerden söz açmaya niyetlendi; fakat kendi cümlesinin ortasında duraklayıp sustu. Mehmet başını neredeyse hiç kaldırmadan lokmalarını çiğnedi. Zeynep sofrayı topladı, artan yemleri tavuklara götürdü, geri döndüğünde Ayşe’yi antrede montunun kollarını huzursuzca düzeltirken buldu.
— Biz artık kalkalım, — dedi Ayşe. — Geç kalmayalım.
Zeynep içinden geçen “Yolunuz açık olsun da bir daha kolay kolay gelmeyin” sözünü yüksek sesle söylemedi. Sadece başını salladı ve kapıyı açtı.
Araba virajın ardında kaybolduktan sonra uzun süre bahçe kapısının yanında dikildi. Hava ıslak toprak ve komşunun sobasından gelen duman kokuyordu. Gün aynı gündü, avlu aynı avlu, ev aynı evdi; fakat Zeynep’in içinde sanki bir şey yerinden oynamıştı. Bunun sebebi Ayşe’nin haddini aşan sözleri değildi. Zeynep onun böyle çıkışlarına çoktan alışmıştı. Asıl ağır gelen, Mehmet’in bütün bunları bilmesiydi. Üstelik sadece bilmekle kalmamış, bu hesabın içinde yer almıştı.
Akşama doğru evi bir kez daha dolaştı. Pencerelerin hepsini kapattı, ahıra baktı, banyoyu kontrol etti. Neredeyse hiç el uzatmadığı kilerin üst rafında, özenle üst üste konmuş çocuk tabaklarıyla kaselerden oluşan kutular buldu. Bunları Fatma teyze, vaktiyle komşunun küçük kızı için ayırıp saklamış olmalıydı.
