“Parayı al, üstünü değiştir ve arka kapıdan kaç. Hemen şimdi.” kayınpederinin fısıldadığı kaçış emriyle Elif donup kaldı

Hikâyeler
Bu beklenmedik yardım utanç verici ve acımasız.

Düğün gecesi kayınpederi kapıyı içeriden kilitledi, iki yüz seksen bin lirayı çıkarıp sertçe fısıldadı: “Parayı al, üstünü değiştir ve arka kapıdan kaç. Hemen şimdi.”
“Ahmet Bey, neler oluyor?”
“Açıklayacak vakit yok. Koş kızım, koş.”

“Geldiler.”
Kim gelmişti? Elif hiçbir şey anlamamıştı; yine de söz dinledi. Sonradan anladı ki o karar hayatını kurtarmıştı.

Son davetliler gece yarısına doğru dağıldı. İkinci kattaki yatak odasında nihayet yalnız kalan Elif, yatağın kenarına çöktü; sekiz saat boyunca topuklu ayakkabılarla ayakta durmaktan bacakları sızlıyor, ayakları zonkluyordu. Mert, akrabalarından birini uğurlamak için aşağı inmiş, fakat bir türlü geri dönmemişti. Alt kattan boğuk konuşmalar, arada yükselen kahkahalar ve kapanan kapıların tok sesleri geliyordu.

Boncuk işlemeli gelinlik, koltuğun üzerinde beyaz bir bulut gibi yayılmıştı. Elif ipek geceliğini giymiş, kararmış aynalı eski tuvalet masasının karşısında kendi yansımasına bakıyordu. Bütün bunların artık onun hayatına ait olduğuna inanmaya çalışıyordu: Bursa yakınlarındaki büyük ev, yüz kişilik gösterişli düğün sofrası, parmağındaki altın yüzük…

Kapı kilidinden gelen tıkırtı yüzüne istemsiz bir gülümseme kondurdu. Mert’in içeri girdiğini sandı. Fakat eşikte duran kişi kocası değil, kayınpederiydi. Altmış iki yaşındaki Ahmet Yılmaz iri yapılı, şakaklarına ak düşmüş, kalın ve nasırlı elleri ağır işe alışkın bir adamdı.

Arkasından kapıyı kapattı, anahtarı içeriden çevirdi. Elif, içgüdüsel bir hareketle sandalyenin arkasındaki sabahlığı kaptı ve göğsüne bastırdı.

“Ahmet Bey… Bir şey mi oldu?”

Adam hemen cevap vermedi. Pencerenin yanındaki çalışma masasına yürüdü, banka lastiğiyle sarılmış bir deste parayı masanın üzerine bıraktı. Ardından elini yeniden cebine götürdü.

Bir deste daha çıkardı, ardından bir başkası… Sekiz paket para, masanın üzerinde yamuk bir yığın hâlini alınca Ahmet nihayet Elif’e döndü. Bakışı öyle sert, öyle derindi ki Elif’in sırtından buz gibi bir ürperti geçti.

“Giyin!” dedi alçak sesle; fakat sesi, sanki uçurumun kıyısındaki birine son sözünü söylüyormuş gibiydi. “Kot pantolon, mont, spor ayakkabı… Hepsi dolapta, alt rafta. Çabuk.”

“Ben hiçbir şey anlamıyorum…”

“Anlatacak vakit yok.” Ahmet pencereye yaklaştı, perdeyi ancak bir parmak araladı ve bahçenin karanlığına dikkat kesildi. “Parayı al. Belgeler sandalyedeki çantada. Arka kapıdan çıkacaksın; sebzeliğin içinden geçip en dipteki küçük kapıya gideceksin. Orada seni bekliyorlar.”

Tam o sırada dışarıdan bir uğultu yükseldi; tekerleklerin altında ezilen çakılların çıtırtısı, ardından motor sesleri duyuldu. Tek araba değildi bu, birkaç araç birden gelmişti. Ahmet pencereden geri çekildi. Elif, adamın çenesindeki kasların nasıl gerildiğini gördü.

“Kim bunlar? Mert nerede?”

“Koş kızım, koş.” Bunu öyle bir tonda söyledi ki Elif’in sözü boğazında kaldı. “Onlar geldiler. Şimdi dediğimi yapmazsan bu gece bu evden sağ çıkamazsın. Bana inanıyor musun?”

Elif onun gözlerine baktı; Mert’inkine benzeyen açık gri gözlerdi bunlar, kızarmış damarlarla doluydu. O bakışta öyle bir korku vardı ki kendi dehşeti, yaşlı adamın taşıdığı korkunun yanında bir anda küçülüp önemsizleşti.

“Kendim için değil… onun için inanıyorum,” diye fısıldadı. Sabahlığı yere bıraktı ve dolaba yöneldi.

Kot pantolon tam oldu. Mont biraz boldu; başkasının üzerinden çıkarılmış gibiydi, tütün ve motor yağı kokuyordu. Elif bağcıklarını bile bağlamadan spor ayakkabılarını ayağına geçirdi, sonra sandalyedeki hafif kumaş çantayı kapıp askısını omzuna taktı.

Çantanın ağzını yoklayınca parmaklarının ucuna pasaportu ve birkaç kâğıt daha değdi. İçindekilerin yerinde olduğunu anlayınca başını kaldırıp kayınpederine baktı; boğazı düğümlenmişti.

“Peki ya siz?” diye sordu kısık bir sesle. “Ben burada kalırım.”

Ahmet Bey cevap vermeden kapıya yaklaştı. Önce kulağını dayayıp dışarıyı dinledi, sonra kapıyı azıcık aralayarak koridora göz attı. Evin içindeki sessizlik, fırtına öncesi durgunluk gibiydi.

“Arkamdan gel,” dedi fısıltıyla. “Ses çıkarma. Basamaklara dikkat et, gıcırdatma.”

Elif ne olduğunu tam kavrayamadan onun peşine takıldı. Ana merdivenlerden değil, düğün hazırlıkları sırasında hizmetlilerin girip çıktığı dar arka merdivenlerden indiler. Duvarlar soğuktu; basamaklar eskiydi ve en küçük dikkatsizlikte inleyecekmiş gibi duruyordu. Elif nefesini bile tutarak ilerledi.

Aşağıya vardıklarında karanlık, alçak tavanlı bir kilerde buldular kendilerini. İçeride beklemiş elma kokusu, nemli tahta ve toprak kokusuna karışmıştı. Ahmet Bey el yordamıyla ilerledi, köşede duran ağır patates çuvalını kenara çekti. Ardından neredeyse diz hizasında, fark edilmesi zor küçük bir kapak ortaya çıktı. Kapıyı açınca dışarıdan serin hava doldu; uzakta seranın belli belirsiz çizgileri ve tarhların karanlık şekilleri seçiliyordu.

“Dosdoğru yürü,” dedi Ahmet Bey. “Sakın sağa sola sapma. Çitin arkasında toprak bir yol ve tarla var. Orada arabasıyla bir adam bekliyor; adı Mustafa. Seni güvenli bir yere götürecek.”

“Ahmet Bey…” Elif onun koluna yapıştı. Parmaklarının nasıl titrediğini saklayamıyordu. “Ne oluyor? Bu insanlar kim? Mert nerede?”

Bu bölümde hikâyeye ait işlenecek bir anlatı metni bulunmuyor. Verilen parça, yalnızca başka yazılara ait başlıklar, kategori adları ve web sayfası ögelerinden oluştuğu için gereklilikler doğrultusunda temizlendi ve hikâyeye eklenmedi.

Şükrüye'nin Penceresinden