Ayşe bu daireyi neredeyse tek başına almış sayılırdı. Bunu özellikle hesapladığından değil; hayat onu böyle bir sonuca getirmişti. Mehmet o sıralar iş değiştirmiş, aldığı maaş da epey düşüktü. Peşinatın asıl yükü bu yüzden Ayşe’nin omuzlarına binmişti. Dört yıl boyunca bir inşaat firmasında kıdemli muhasebeci olarak çalışıp biriktirdiği 255.500 ₺’yi hiç tereddüt etmeden ortaya koymuştu. Mehmet’in katkısı ise 28.000 ₺ olmuştu. Konut kredisi ikisinin adına çekilmişti ama aylık 7.350 ₺’lik taksitleri fiilen Ayşe ödüyordu; çünkü düzenli ve güvenilir geliri olan oydu. Mehmet’in bazı ayları ise eve alınacak temel ihtiyaçları karşılamaya ancak yetiyordu. Tapuda ikisinin adı yazıyordu, doğru; fakat Ayşe içten içe bu evin kendi emeğiyle alındığını biliyordu. Bu düşünce cimrilikten ya da sahiplenme hırsından doğmuyordu. Sadece apaçık bir gerçekti.
Fatma, evliliklerinden hemen sonra hayatlarının tam ortasına yerleşti. Daha doğrusu, o zaten Mehmet’in hayatından hiç eksik olmamıştı; yalnızca düğünden önce bu durum Ayşe’yi doğrudan ilgilendirmiyordu. Artık ilgilendiriyordu. Kayınvalidesinin elinde evin anahtarları daha ilk günden vardı. Mehmet, daha onlar eve taşınmadan anahtarı annesine vermişti. “Ne olur ne olmaz,” diye açıklamıştı bunu. İnsanlık hâliydi; onlar işteyken bir boru patlayabilir, kapıda kalınabilir, acil bir şey çıkabilirdi.
“Annem zaten yakında oturuyor,” derdi Mehmet. “Yürüyerek on dakika. Böylesi pratik.”
Ayşe o gün sesini çıkarmamıştı. Zaten evliliğin ilk zamanlarında çoğu şeye susmayı seçmişti. Gözlemliyor, alışmaya çalışıyor, belki de ortada büyütülecek bir mesele yoktur diye kendini tutuyordu. Belki Fatma’nın yaradılışı buydu; telaşlı, müdahaleci ama kendince iyi niyetli. Oğlunu hâlâ çocuk gibi gören, elini üzerinden çekmeyi beceremeyen bir anneydi belki. Böyle insanlar vardı. Ayşe de sabretmenin daha doğru olacağına inandı.
Fakat Fatma’nın geliş saatleri belli değildi. Kimi zaman sabah yedi buçukta kapıda belirir, Ayşe daha yüzünü yıkamaya bile fırsat bulamamış olurdu. Bazen gün ortasında çıkagelirdi; Ayşe evden çalışırken bir anda kapının kilidi dönerdi. Bazı akşamüstleri de haber vermeden gelirdi. Ne telefon ederdi ne de önceden bir mesaj atardı. Sadece anahtar kilitte çevrilir, ardından antrede kayınvalidesinin sesi duyulurdu:

“Ben geldim, korkmayın.”
Ayşe her seferinde gerçekten irkilirdi.
Fatma’nın ziyaretleri de öyle oturup iki laf etmek, bir bardak çay içmek, hâl hatır sormak için olmazdı. Her gelişinin kendince bir görevi vardı. Evi ağır ağır dolaşır, mutfak dolaplarını açar, buzdolabının içine bakar, tencerelerin yerini değiştirirdi. Ona göre daha doğru düzen neyse, eşyalar oraya konmalıydı. Bir defasında yarım kilo karabuğdayı bayat sandığı için çöpe atmıştı. Oysa Ayşe onu daha üç gün önce almıştı. Başka bir gelişinde banyodaki bütün havluları alıp başka bir dolaba yerleştirmişti; sırf ona göre havluların orada durması daha uygundu.
Bu ziyaretlerin ardından Fatma mutlaka Mehmet’i arardı. Ayşe konuşmaların tamamını duymazdı ama Mehmet’in eve geldiğinde yüzüne yerleşen ifadeden neler konuşulduğunu anlaması zor olmazdı.
“Annem diyor ki yemek yaptıktan sonra ocağı silmemişsin.”
“Annem banyoda yine eşyaların dağınık olduğunu söyledi.”
“Annem, evin düzenini kurmayı hiç beceremediğini düşünüyor.”
Ayşe karşısında duran adama bakar, içinden aynı soruyu geçirirdi: Söylediklerinin farkında mı? Kendi ağzından çıkan sözleri gerçekten duyuyor mu?
Bir gün sesini yükseltmeden, olabildiğince sakin konuştu:
“Mehmet, annenin haber vermeden eve gelmesini istemiyorum. Bu beni rahatsız ediyor. Kendi evimde güvende ve rahat hissetmek istiyorum.”
Mehmet derin bir nefes aldı. Hâli, sanki çok basit bir şeyi anlamayan bir çocuğa sabırla açıklama yapıyormuş gibiydi.
“Ayşe, o benim annem. Kötü niyetle yapmıyor ki. Sadece yardım etmek istiyor. Biraz idare et, zamanla sakinleşir.”
Ama Fatma sakinleşmedi.
Önce bir yıl geçti, ardından ikinci yıl doldu. Gelişleri azalmadı. Uyarıları, eleştirileri, evi denetler gibi dolaşmaları bitmedi. Ayşe dışarıdan bakıldığında tepkisiz kalmayı öğrendi; ters cevap vermiyor, sesini yükseltmiyor, tartışmayı büyütmüyordu. Fakat içinde, yavaş yavaş yerinden oynayan bir şey vardı. Her sabah gözlerini açtığında birkaç saniyeliğine nefesini tutar olmuştu: Bugün gelecek mi, gelmeyecek mi? Eve her dönüşünde de aynı tedirginlik içini sıkıştırıyordu.
