Apartman girişinin önüne park etti; onların… hayır, artık yalnızca onun evi sayılacak binanın önüne.
Daire evlilik sırasında krediyle alınmıştı, doğru. Fakat peşinatın çok büyük kısmı, annesinin yazlığını satıp verdiği parayla ödenmişti ve bunun belgeleri eksiksiz duruyordu. Üstelik aylık taksitler de hep Ayşe’nin kartından yatırılmıştı. Mehmet’in maaşı ise yıllardır “ailesinin ihtiyaçlarına”, kendi gezip tozmasına, yakıtına ve kişisel heveslerine akıp gidiyordu. Hukuken kolay bir süreç olmayacağını biliyordu; mal paylaşımı uzun sürebilirdi. Ama artık bundan korkmuyordu. Elinde dekontlar, sözleşmeler, ödeme kayıtları vardı.
Yedinci kata çıktı.
Anahtarı kilide yerleştirdi. Kapı usulca açıldı; serin, sessiz antre onu içine aldı. Evin içinde vanilya ve temizlik kokusu asılıydı.
Ayşe tek bir saniye bile oyalanmadı.
Onların şehre ulaşmasının ne kadar süreceğini aşağı yukarı hesaplamıştı. Sıcakta üç kilometre yürümek zorundaydılar. Sonra otobüs bekleyeceklerdi. Her durakta duran araçla yol en az bir buçuk saat sürecekti. Yani önünde rahat rahat kullanabileceği en az üç saat vardı.
Kilerin kapısını açtı, en büyük iki plastik valizi çıkardı. Geniş yatak odasının ortasına bıraktı ve ikisini de ardına kadar açtı.
Kendi eşyalarını toplamaya niyeti yoktu.
Toplananlar Mehmet’in eşyaları olacaktı.
Kazaklar, gömlekler, pantolonlar tek tek değil, avuç avuç valize atıldı. Bayramlarda, doğum günlerinde ona aldığı pahalı markalı tişörtler de aynı hoyratlıkla diğerlerinin üstüne savruldu. Çoraplar, iç çamaşırları, banyodaki tıraş takımları, kullandığı losyonlar… Hepsi birer fazlalık gibi odadan eksildi.
Oyun konsolunun kutusunu ayrı bir poşete koydu. Son iki yıl içinde Mehmet’in kendi parasıyla aldığı tek ciddi şey buydu. Kabloları, oyun kollarını, diskleri de yanına yerleştirdi.
Ayşe sanki kendi hayatının içinden birikmiş kiri temizleyen kusursuz çalışan bir makineye dönüşmüştü. Acele etmiyor, tereddüt etmiyor, durup düşünmüyordu. Her hareketi netti.
Valizleri ağzına kadar doldurduktan sonra fermuarlarını zorla kapattı. İkisi de beklediğinden ağır olmuştu. Sürükleye sürükleye antreye çıkardı, kapının dışına, merdiven boşluğuna bıraktı. Konsolun olduğu poşeti ve Mehmet’in sonbaharda giydiği botları da yanlarına koydu.
Sonra yatak odasına geri döndü. Komodinin çekmecesini açtı.
Parlak dergilerin altında belgelerin durduğu dosya vardı. Evlilik cüzdanı, sözleşmeler, fişler, makbuzlar, imzalı kâğıtlar… Ayşe evlilik cüzdanını eline aldı. Kalın kâğıda, üzerindeki resmi mühüre baktı. Beş yıl önce evlendirme dairesinde bu belgeyi alırken mutluluktan ağlamış, başını Mehmet’in omzuna yaslamıştı.
Şimdi aynı kâğıt ona bir sevgi hatırası gibi değil, ağır bir mahkûmiyetten çıkış belgesi gibi görünüyordu.
Cüzdanı antredeki konsolun üzerine bıraktı. Yanına da Mehmet’in sabah aceleyle yazlığa giderken komodinde unuttuğu daire anahtarlarını koydu.
Ayşe kapının önüne çıktı, merdiven boşluğundaki valizlere kısa bir bakış attı. Sonra içeri girdi ve ağır çelik kapıyı kapattı.
Kendi anahtarını aldı.
İçeriden kilide soktu.
İki tam tur çevirdi.
Ardından anahtarı kilidin üzerinde bıraktı.
Eski ama son derece sağlam çelik kapının kilidinde önemli bir özellik vardı: İçeride anahtar takılı duruyorsa, dışarıdan aynı kapının kendi anahtarıyla bile açılması mümkün değildi. Mekanizma ikinci anahtarı yuvaya kabul etmezdi.
Mehmet için geri dönüş yolu kapanmıştı.
Hem bu eve hem de Ayşe’nin hayatına.
Ayşe aydınlık mutfağa geçti. Su ısıtıcısını çalıştırdı.
Üst dolaptan en sevdiği seramik kupasını indirdi. İçine mis kokulu kekikli yaprak çaydan koydu.
Ancak o anda bacaklarında hafif bir yorgunluk hissetti. Açık pencerenin yanındaki sandalyeye oturdu ve akşam ışığına bürünmüş şehre baktı. Aşağıda hayat kendi akışıyla sürüyordu. Bir yerlerde arabalar korna çalıyor, avludan çocuk sesleri yükseliyordu.
Masanın üzerindeki telefon yeniden titredi.
Arayan Mustafa’ydı.
Demek Mehmet’in telefonunun şarjı tamamen bitmişti ya da kendi aramaya cesareti kalmamıştı.
Ayşe ekrana bir süre baktı. Açmayabilirdi. Buna mecbur değildi. Ama son noktayı bizzat koymak istiyordu.
Aramayı yanıtladı ve hoparlörü açtı.
— Efendim? — Sesi sabahın erken saatinde rüzgâr değmemiş bir göl kadar sakindi.
— Sen ne yaptığını sanıyorsun! — Mustafa’nın sesi tizleşmiş, öfkeden çatlamıştı. Arkadan hızla geçen araçların uğultusu duyuluyordu. Anlaşılan şehirler arası yolun kenarında yürüyorlardı. Kamyonlar gürültüyle geçiyor, telefona karışan sesler birbirine giriyordu. Birileri bağırıyor, biri söyleniyor, biri ağlamaklı konuşuyordu. Fatma teyze yazlık ayakkabılarının ayağını yara ettiğinden dert yanıyor gibiydi. Ahmet amca ise sıcağa öfkeyle söyleniyordu.
— Duraktayız! — diye bağırdı Mustafa. — Otobüs burnumuzun dibinden kaçtı! Bir sonraki iki saat sonra! Sen aklını mı kaçırdın? Annemin tansiyonu fırladı, kadın çimenlerin üstüne uzandı! Burada beş kuruş parasız kaldık. Çünkü şu akılsız, — belli ki Mehmet’i dürter gibi konuşuyordu, — cüzdanını evde unutmuş. Kartlarımızda da para yok! Hemen arabaya binip geliyorsun. Yoksa döndüğümde o arabanı parça parça ederim!
Ayşe çayından küçük bir yudum aldı. Sıcaklık dilini hafifçe yaktı ama bu bile ona iyi geldi.
— Mustafa, — dedi alçak ama gürültünün içinden duyulacak kadar net bir sesle. — Hizmetçinin mesaisi bitti. Bulaşıkları da artık kendiniz yıkarsınız.
Hoparlörden taşan hakaretleri dinlemedi. Parmağıyla ekranı kapattı.
Sonra telefonun ayarlarına girdi. Tek tek, hiç acele etmeden Mustafa’yı, Mehmet’i, kayınvalidesini, Fatma teyzeyi, Ahmet amcayı ve rehberinde kayıtlı olan o aileden diğer herkesi engelledi.
Ardından internet tarayıcısını açtı. Arama çubuğuna kısa bir cümle yazdı:
“e-Devlet üzerinden tek taraflı boşanma başvurusu nasıl yapılır?”
Karşısına hemen adım adım anlatılmış bilgiler çıktı. Mal paylaşımı kolay olmayacaktı, bunu biliyordu. Fakat iyi bir avukat tutacaktı. Gerekirse birkaç hukukçuyla çalışacaktı. Eskiden “kardeşi kurtarmak” bahanesiyle Mehmet’in ailesine akıtılan para, artık onun kendi özgürlüğünü savunmaya fazlasıyla yeterdi.
O sırada, Ayşe’den yaklaşık yüz kilometre uzakta, tozlu ve kızgın bir yol kenarında on beş kişi kavurucu akşam güneşinin altında bekliyordu. Ne paraları vardı ne araçları. Üstelik yıllardır hep sorunsuz işleyen, her açığı kapatan, her hesabı ödeyen o “uygun” düzenin yalnızca on yedi dakika içinde nasıl yerle bir olduğunu hâlâ kavrayamıyorlardı.
Mustafa yol kenarındaki taşlara öfkeyle tekmeler savuruyordu. Ertesi gün kapısına borç meselesi yüzünden ciddi insanların dayanacağını düşündükçe içi buz kesiyordu. Artık arkasına saklanacağı kimse kalmamıştı.
Mehmet ise kapanmış telefonunun kararmış ekranına boş gözlerle bakıyordu. Beş yıl boyunca sırtına rahatça yaslandığı, yumuşak huylu, itiraz etmeyen karısının onu bir anda yol kenarındaki tozun içine bırakıp kendi yeni hayatına doğru gittiğini yavaş yavaş anlıyordu.
Henüz bilmiyorlardı: Sıcaktan, susuzluktan ve birbirleriyle ettikleri kavgalardan bitap düşüp şehre vardıklarında, otogardan eve gitmek için son kredi imkânlarını da taksiye harcadıklarında, Mehmet’i içeriden kilitlenmiş açılmaz bir kapı ve apartman boşluğunda bekleyen iki ucuz plastik valiz karşılayacaktı.
Ama Ayşe biliyordu.
Kendi mutfağında, serin evinde oturuyordu. Kekikli çayını yudumluyor, yarın sabah dokuzda teslim etmesi gereken büyük düğün pastasını düşünüyordu. Hamuru akşamdan hazırlaması gerekiyordu.
Hayat devam ediyordu.
Fakat uzun yıllardan sonra ilk kez, bu hayat bütünüyle ona aitti.
