Ayşe sözünü bitirirken Mustafa’nın yüzüne değil, sanki onun içinden geçip daha uzak bir noktaya bakıyordu.
— Ne dedin sen? — Mustafa bir an afalladı. Bu evdeki kadınlardan alıştığı iki cevap vardı: ya baş eğip susacaklardı ya da ağlayıp bağıracaklardı. Ayşe’nin buz gibi sakinliği, onun bildiği bütün düzeni bozmuştu. — Akşam şehre neyle döneceğiz biz? Eşyalarımız dünya kadar! Annemin dizleri tutmuyor, unuttun mu?
— Otobüsle gidersiniz, — dedi Ayşe, sesinde en küçük bir titreme olmadan. — Toprak yoldan ana yola kadar üç kilometre yürürsünüz. İki saatte bir otobüs geçiyor. Son sefer akşam sekizde. Şimdi çıkarsanız yetişirsiniz.
Mustafa’nın yüzüne kızıl lekeler yayıldı.
— Sen aklını mı kaçırdın? — diye kükredi. Kalın parmaklarıyla aralık camın kenarına yapıştı, zorla aşağı indirmeye çalıştı. Cam motoru inleyerek direndi. — Yiyecekleri de mi götürüyorsun? Bagajda senin pastan duruyor! Daha çay bile içmedik! İn aşağı, hadsiz!
— Hizmetçiler sofraya en son oturur, Mustafa, — dedi Ayşe, her kelimeyi tane tane bastırarak. — Ama ben sizin hizmetçiniz değilim. Bundan sonra da kimseyi kendi cebimden doyurmayacağım.
Bakışını koşarak gelen Mehmet’e çevirdi. Kocası, ellerini dizlerine dayamış, nefes nefese kalmıştı. Alnındaki ter damlaları güneşte parlıyordu.
— Ayşe… — diye sızlandı Mehmet, o her zamanki mağdur sesiyle. — Ne yapıyorsun Allah aşkına? Mustafa şaka yaptı işte! Ağzından çıkanı kulağı duymadı, düşünmeden konuştu. Bütün akrabanın içinde bu gösteriye ne gerek var? Bizi rezil ediyorsun! Annem içeride kalbini tutuyor!
— Ben mi rezil ediyorum? — Ayşe’nin dudaklarında soğuk, acı bir tebessüm belirdi. — Öyle mi, rezil eden benim?
Karşısındaki adama baktı. Beş yıl boyunca bir kez olsun onun yanında durmamış adama. Ayşe geceleri çalışırken, ortak paralarını yetişkin ve arsız kardeşine aktaran adama.
— Bu arada Mehmet, — dedi Ayşe, motorun sesiyle kapıya doğru toplanmaya başlayan akrabaların uğultusunu bastırmak için sesini biraz yükselterek. — Kardeşine söyle, parasını bundan sonra kendisi bulsun. 17.500 liralık havaleyi iptal ettim. Yardım kapısı temelli kapandı.
— Ne?! — iki kardeş aynı anda soluksuz kaldı.
Mehmet’in yüzü bir anda bembeyaz kesildi; sanki damarlarındaki bütün kan çekilmişti.
— Ayşe, hayır… — diye fısıldadı ve cama doğru atıldı. — Bunu yapmış olamazsın… Onu mahvederler! Ayşe, telefonu al, parayı yeniden gönder! Yalvarırım sana! Pazartesi krediyi ben çekerim, söz veriyorum!
Mustafa arabanın yanından bir adım geri çekildi. Gün boyu küstahlıktan parlayan gözlerinde ilk kez gerçek, ilkel bir korku göründü. Artık borçlarıyla baş başa kaldığını anlamıştı. Kardeşinin sessiz karısının kartı yoktu artık arkasında.
— Aç şu kapıyı! — diye bağırdı Mustafa, yumruklarını sıkarak cama vurmak üzere kolunu kaldırdı.
Ayşe tek kelime etmeden cam düğmesine bastı. Cam yukarı kaydı ve Mustafa’nın parmaklarını acımasızca sıkıştırdı. Adam acıyla uluyup elini çekti, yana sıçradı; ağzından kirli beddualar dökülüyordu.
Ayşe vitesi sürüş konumuna aldı.
Mehmet kollarını sallayarak kaputun önüne atılmaya kalktı. Ama Ayşe gaz pedalına sertçe bastı. Araç boğuk ve tehditkâr bir homurtuyla ileri fırladı; geniş lastikler kuru toprağı, ince çakılları ve tozu havaya savurdu. İki kardeş baştan aşağı gri bir bulutun içinde kaldı.
Araba, yazlık sitenin gıcırdayan demir kapısından dışarı çıktı ve köy yolunda hızla uzaklaştı. Arkasında yalnızca yoğun, boğucu bir toz perdesi bırakmıştı.
Kendine Giden Yol
Şehre varması bir saatten biraz fazla sürecekti.
Ayşe müziği açtı. Önce kısık tuttu, sonra sesi yavaş yavaş yükseltti. Arabanın içini canlı, ritimli bir ezgi doldurdu.
Dışarıdaki manzara yeşille sarının birbirine karıştığı bulanık bir şerit gibi akıp gidiyordu. Yol kenarında kavaklıklar, geniş tarlalar, tek tük kır lokantaları geçiyordu; tabelalarında gözleme, mantı, çay yazıyordu. Arabanın içinde ise tertip, serinlik ve özgürlüğe benzeyen keskin bir ferahlık vardı.
Ancak şimdi, önünde uzayıp giden düzgün asfalt çizgisine bakarken, yaptığı şeyin büyüklüğünü bütünüyle kavramaya başladı. Ne elleri titriyordu ne ağlama nöbetine tutulmuştu. İçinde kırgınlıktan boğazını düğümleyen bir sızı bile yoktu. Tam tersine, yıllardan sonra ilk kez gerçekten yaşadığını hissediyordu. Sanki uzun, havasız, ağır bir uykudan uyanmıştı.
Mehmet’le tanıştığı günleri düşündü. O zamanlar ona ne kadar ilgili, ne kadar “aile düşkünü” görünmüştü. Sürekli akrabalık bağlarından, kardeşlerin birbirine destek olması gerektiğinden söz ederdi. Ayşe yirmi sekiz yaşındayken bunlar ona sağlam karakterin işareti gibi gelmişti. Annesiyle baş başa büyüyen biri olarak, Mehmet’in kalabalık ve gürültülü ailesini, yıllardır özlemini çektiği güvenli bir liman sanmıştı.
Oysa o liman, yağmacıların demir attığı bir koydan başka bir şey değilmiş.
İlk büyük pasta siparişini hatırladı. Düğün pastasıydı; üç katlı, otuz kiloluk, şeker hamurundan çiçeklerle bezeli zor bir iş. İki gece boyunca gözünü kırpmamıştı. Bacakları sızlamaktan ayakta duramaz hale gelmişti. Hayatında ilk kez gerçekten iyi sayılacak bir para kazanmıştı. Aynı akşam Mehmet o parayı, yük taşıyıp “büyük kazançlar elde edeceğini” söyleyen Mustafa’ya eski bir kamyonet alması için “ödünç” vermişti. O kamyonet, yazlığın arka tarafında çürüyüp gitmiş, tek bir işe bile çıkmamıştı. Para da elbette geri dönmemişti.
“O kadar ince hesap yapacak biri değilsin, değil mi Ayşe? Biz aileyiz,” demişti Mehmet o gün, suçlu suçlu saçlarının tepesinden öperek.
Ayşe de inanmıştı. Sevginin fedakârlık istediğine inanmıştı. İyi eşlerin sabrettiğine, destek olduğuna, yük taşıdığına inanmıştı. Yalnız kalma korkusuna karışmış bir kurtarıcı olma hastalığıydı bu.
Kayınvalidesi kapıyı çalmadan içeri girip dolapların üstündeki tozu kontrol ettiğinde sustu. Fatma teyze her aile sofrasında yüksek sesle, “Ayşe ne zaman çocuk doğuracak, zaman geçiyor, aklı fikri pastada,” diye sorduğunda da sustu. Mustafa haber vermeden gelip buzdolabını açtığında, müşteri siparişleri için aldığı pahalı kremayı kaşıklayıp bitirdiğinde ve “Kardeş sayılırız, ne cimrilik ediyorsun,” dediğinde de sustu.
Ama bugün, tam o anda, kirli bir el tabağı burnunun dibinden çekip alırken ve kocası bunu onaylar gibi kıkırdarken… İçindeki son perde yırtılmıştı. Hepsini ilk kez süssüz, bahanesiz, çıplak halleriyle görmüştü: Onun emeğine yapışmış, damarlarından beslenen bir asalak sürüsü.
Yolcu koltuğundaki telefon birden canlandı. Ekran ışığı parladı. Arayan kişi: “Kocam.”
Ayşe çağrıyı reddetmedi. Sadece zil sesini tamamen kıstı ve telefonun çalmasına izin verdi.
Bir cevapsız arama.
Üç.
On.
Ardından mesajlar yağmaya başladı. Ekran neredeyse her saniye yeniden aydınlanıyordu.
“Ayşe, hemen geri dön! Sen ne yaptığının farkında mısın?”
“Annem senin yüzünden fenalaştı, sakinleştirici içti, tansiyonu çıktı!”
“Mustafa panik içinde, o adamlar aramış. Parayı gönder ne olur, maaşımı alınca hepsini ödeyeceğim, yemin ederim!”
“Biz buradan nasıl döneceğiz? Et bozulacak, daha pişirmeyi bile bitirmedik, kimsede benzin de yok!”
“Sen delirmişsin! Boşanıyorum!”
Son mesajı okuyunca Ayşe içten, sessiz başlayan ama sonra bütün arabaya yayılan berrak bir kahkaha attı.
“Boşanıyorum.”
Ne kadar kusursuz bir alaydı bu. Mehmet, onun en güçlü silahını yine ona karşı kullanmaya kalkıyordu. Böyle “bulunmaz” bir kocayı kaybetme korkusunun, Ayşe’ye direksiyonu kırdırıp geri döndüreceğini sanıyordu.
Kilit ve Anahtar
Şehir onu güneşin altında yumuşamış asfalt kokusuyla ve hafta sonlarına özgü tanıdık uğultusuyla karşıladı.
Ayşe hızını düşürdü. Kavşakları, ışıkları, kalabalık kaldırımları geçerken içindeki sessizlik daha da berraklaştı. Az önce arkasında bıraktığı toz bulutu sanki yalnızca yazlık yolunda değil, yıllardır üstüne çöken hayatın üzerinde de dağılmaya başlamıştı.
Telefon hâlâ ara ara titriyordu. Ama artık o titreşim, uzaktan gelen önemsiz bir ses gibiydi.
Ayşe, apartmanının bulunduğu sokağa doğru direksiyonu kırdı.
