“Biz de ailecek yazı sizde geçirmeye karar verdik” dedi Dilek, Zeynep buzdolabının kapağını ağır ağır kapattı

Hikâyeler
Mutlu görünse de sarsıcıydı herkes için.

— Evi aldınız demek? Ne güzel! Biz de ailecek yazı sizde geçirmeye karar verdik, — dedi Dilek. Bunu söylerken de sanki çoktan yerleşmiş gibi memnun bir ifadeyle avuçlarını mutfak masasının üzerine koydu.

Zeynep buzdolabının kapağını ağır ağır kapattı. Önce kayınvalidesine baktı, ardından onun kızı Elif’e çevirdi gözlerini. Elif, iki çocuğunu da peşine takmış, daha şimdiden odaları dolaşıp bitirmişti. Elif’in eşi Murat ise bahçede kalmış, ahırın yanındaki boşluğu ciddi ciddi inceliyordu; hâli, kendi atölyesini nereye kuracağını seçen bir adamı andırıyordu.

Kerem annesinin karşısında oturuyor, tek kelime etmiyordu. Zeynep, onun kupanın kenarında parmaklarını birkaç kez gezdirişinden anlamıştı: Kocası yine kimseyi kırmayacak cümleler bulmaya çalışıyordu.

O cümleleri bulmaya hep uğraşırdı zaten. Çoğu zaman da bu arayış, başkalarının istediğine razı olmasıyla biter; ardından ortaya çıkan sıkıntılarla Zeynep uğraşmak zorunda kalırdı.

Açık pencereden çekirgelerin sesi geliyordu. Ağustos güneşi daha sabahın onu yeni geçmesine rağmen avluyu iyice ısıtmıştı. Yeni boyanmış dış cephenin üzerinde beyaz pervazlar pırıl pırıl seçiliyor, sundurmanın yanında toprak torbaları duruyor, yol kenarında ise ileride yapılacak sebze yatakları için alınmış tahtalar uzanıyordu.

Bu evi yazın başında satın almışlardı. Küçük, tek katlı bir yerdi; iki yatak odası, salonla birleşik bir mutfak ve eski sahiplerinin yıllardır doğru dürüst el sürmediği bir bahçesi vardı. Bu satın alma, uzun zaman boyunca biriktirilen paraların, ertelenen gezilerin, vazgeçilen harcamaların ve tek tek gezilip incelenen sayısız evin sonucuydu.

Zeynep ile Kerem altı yıl önce ortak bir arkadaşlarının doğum gününde tanışmışlardı. Birkaç ay sonra, şehrin iki ucundan birbirlerine gidip gelmenin anlamsız bir yorgunluk olduğunu fark etmiş, birlikte bir ev kiralamışlardı. Bir yıl geçmeden de nikâh masasına oturmuşlardı.

Kendi evlerine sahip olma fikri, evlendikten kısa süre sonra aralarında konuşulmaya başlanmıştı. Ne yüksek duvarlarla çevrili gösterişli bir yer istiyorlardı ne üç katlı koca bir bina ne de uçsuz bucaksız bir bahçe. Tek arzuları, iş çıkışı kaçıp gelebilecekleri, pencerelerini rahatça açabilecekleri, toprağıyla oyalanabilecekleri ve duvarın arkasından komşunun televizyon sesini duymayacakları sade bir yuvaydı.

Yıllarca para ayırdılar, ilanları takip ettiler, semt semt araştırma yaptılar. Peşinatı verebilecek duruma geldiklerinde, şehre saatler süren trafik çilesi çekmeden ulaşılabilen bir yerleşimdeki bu evi seçtiler.

Tapu ikisinin adına düzenlendi, konut kredisini de birlikte üstlendiler. Alınan her tahta, her boya kutusu, her vida paketi ortak gider listelerine yazıldı. Daha ödenecek çok taksit olduğunu da, bahçeyi ve evi ayakta tutmak için ileride ne kadar para gerekeceğini de ikisi çok iyi biliyordu.

Anahtarları teslim alır almaz işe koyuldular.

Dış cephe solmuştu. Kerem eski boyayı kazıyıp yüzeyi hazırladı, Zeynep de duvarların alt kısımlarını boyadı. Akşam olduğunda ikisinin de elleri yorgunluktan titriyordu ama sabah yine fırçaları alıp dışarı çıktılar.

Mutfak dolapları demonte hâlde gelmişti. Kerem uzun uzun parçaları kullanma kılavuzuyla karşılaştırdı, Zeynep vidaları ayırdı, kurulan modülleri bir kâğıda işaretledi. İki kez dolabı sökmek zorunda kaldılar; çünkü raylar ters tarafa takılmıştı. Önce tartıştılar, sonra kendi acemiliklerine güldüler. Gece yarısını bulduğunda işi nihayet bitirebilmişlerdi.

Bahçenin hâli de mutfaktan kolay değildi. Kurumuş otlar temizlendi, kırık dallar taşındı, ahıra giden patika açıldı. Zeynep sonbaharda böğürtlen ve frenk üzümü gibi birkaç çalı için yer hazırlamayı düşünüyordu. Kerem’in aklında ise evin yanına küçük bir sundurma yapmak vardı.

Hafta içi işten sonra, hafta sonlarıysa neredeyse gün boyu çalıştılar. Kimi akşamlar yemeklerini yer yemez uyuyakalıyor, ertesi gün ne yapacaklarını konuşmaya bile fırsat bulamıyorlardı. Ama bu yorgunluk onları bezdirmiyordu. Boyası tamamlanan her duvar parçası, yerine takılan her raf, temizlenen her yol onlara aynı şeyi hatırlatıyordu: Bütün bunları kendileri için yapıyorlardı.

Evi aldıklarını yalnızca en yakın akrabalarına söylemeye karar verdiler.

Zeynep birkaç gün boyunca fotoğraf paylaşmadı. Çünkü ev onun gözünde hâlâ fazla yarım görünüyordu. Sundurmada aletler duruyor, salonda kutular yığılmış bekliyor, bahçenin bir bölümü hâlâ otlar arasında kaybolmuş hâlde duruyordu.

Kerem, karısı mutfağın fotoğrafını çekmeyi bir kez daha reddedince gülerek başını salladı.

— Biz burada daha bir yıl bir şeyleri tamamlamaya çalışırız. Böyle giderse gelecek yaza kadar herkesten saklarız.

Cuma akşamı Zeynep sonunda birkaç kare çekti: dış cepheyi, elma ağaçlarını, mutfağı ve yarım kurulmuş bankın yanında elinde tornavidayla duran Kerem’i. Fotoğrafları aile grubuna gönderdi, altına da artık kendi şehir dışı evlerine taşındıklarını yazdı.

Cevaplar gecikmedi.

İlk mesajlar tebriklerden ibaretti. Kerem’in kuzen sayılabilecek bir akrabası, onlara huzurlu bir ömür diledi. Elif, çocuk odalarını da görmek istediğini yazdı. Dilek ise oğluna öteden beri şehir dışı havasının ne kadar faydalı olduğunu söylediğini hatırlattı.

Yarım saat geçmeden konuşmanın rengi değişti.

Elif, yakınlarda göl olup olmadığını sordu. Murat, avluya büyük bir mangal koymanın mümkün olup olmayacağını merak etti. Kayınvalidesi de çocukların tatili şehirde geçirmektense böyle bir yerde daha sağlıklı olacağını anlatmaya başladı.

Zeynep mesajları okudukça kaşlarını çatıyordu.

— Bunlar daha şimdiden tatil planı yapıyor, — dedi kocasına.

Kerem telefona uzandı, yazılanlara göz attı.

— Sevinmişler işte.

— Elif, şişme havuzu getirip elma ağacının yanına kuracağını yazmış.

— Şaka yapıyordur.

— Peki annen niye hangi odanın boş olduğunu soruyor?

Kerem konuşma geçmişini hızla yukarı kaydırdı.

— Kendini boşuna kurma. Evin küçük olduğunu biliyorlar.

Zeynep daha fazla üstelemedi. Akrabalar bazen aile grubunda uzun uzun fikirler üretir, sonra o fikirler yazışmalarda kalırdı. O da birkaç gün içinde bu hevesin söneceğini düşündü.

Fakat pazar sabahı, bahçe kapısının önünde iki araba birden durdu.

O sırada Zeynep ile Kerem mutfakta uğraşıyordu. Zeynep yeni rafları siliyor, Kerem dolap kapaklarına kulp takıyordu.

Avluya ilk giren Murat oldu. Bir elinde poşet, diğerinde katlanır sandalye vardı.

— Misafir kabul ediyor musunuz bakalım!

Onun arkasından Elif, çocuklarla birlikte göründü. Dilek ise en arkadan, eşi Hasan’la yan yana yürüyerek geldi.

Önceden haber veren olmamıştı.

— Ne kadar kalmayı düşünüyorsunuz? — diye sordu Zeynep, kısa selamlaşma faslı biter bitmez.

Şükrüye'nin Penceresinden