“Sadece bir kez. Lütfen, her şey bitmeden Elif’i görmeme izin verin” diye yalvardı, gardiyanlar donup kaldı

Hikâyeler
Vicdansız adalet, ruhumu paramparça ediyor.

İnfazına saatler kala, sekiz yaşındaki kızı babasının kulağına öyle bir şey fısıldadı ki gardiyanlar oldukları yerde donup kaldı; yirmi dört saat sonra ise bütün eyalet işlemleri durdurmak zorunda kaldı.

Ölümcül iğneyle idam edilmesine az bir zaman kalmışken, ölüm koğuşundaki mahkûm son bir dilekte bulundu: Üç yıldır kollarına alamadığı küçük kızını görmek istiyordu.

Çocuğun babasına söylediği o birkaç kelime, beş yıl önce verilmiş hükmün temelini sarstı; adalet sisteminin en üst basamaklarına kadar uzanan yolsuzlukları açığa çıkardı ve kimsenin hazır olmadığı karanlık bir sırrı gün yüzüne çıkardı.

Duvar saati tam 06.00’yı gösterirken gardiyanlar, son beş yılını Teksas’taki Huntsville Cezaevi’nin ölüm koğuşunda geçiren Mehmet Yılmaz’ın hücresinin kapısını açtı.

Mehmet, yıllar boyunca masum olduğunu beton duvarlara haykırmıştı. Ne var ki o duvarlar hiçbir zaman cevap vermemişti. Şimdi, belirlenen infaza yalnızca birkaç saat kalmışken geriye tek bir isteği kalmıştı.

“Ben kızımı görmek istiyorum,” dedi boğuk bir sesle. “Sadece bir kez. Lütfen, her şey bitmeden Elif’i görmeme izin verin.”

Gardiyanlardan biri ona acıyan gözlerle baktı. Diğeri ise başını iki yana salladı.

Yine de bu istek, cezaevi müdürü Ahmet Kara’nın masasına kadar ulaştı. Altmış yaşındaki Kara, hatırlamak istemeyeceği kadar çok infaza nezaret etmiş eski bir görevliydi.

Mehmet’in dosyası ise nedense içini hep huzursuz etmişti. Deliller ilk bakışta kusursuz görünüyordu: silahta onun parmak izleri, kıyafetlerinde kan lekeleri, o gece evden çıktığını gördüğünü söyleyen bir komşu…

Fakat Mehmet’in bakışları, Ahmet Kara’ya hiçbir zaman bir katilin bakışları gibi gelmemişti.

Uzun bir sessizliğin ardından Kara ağır ağır kararını verdi:

“Çocuğu buraya getirin.”

Üç saat sonra beyaz renkli resmî bir araç, cezaevinin otoparkına doğru sessizce yaklaştı.

Araç durur durmaz kapısı açıldı; içeriden bir sosyal hizmet görevlisi indi. Yanında, elini sıkıca tuttuğu sekiz yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Sarı saçları omuzlarına dökülüyor, ciddi bakışlı mavi gözleri çevresini sessizce süzüyordu.

Elif Yılmaz, cezaevinin uzun ve soğuk koridorlarında ilerlerken tek damla gözyaşı dökmedi. Titremedi, sendelemedi, geri adım atmadı. Küçük adımları yankılandıkça koğuş kapılarının ardındaki mahkûmlar bile susup kaldı.

Ziyaretçi bölümüne alındığında Mehmet, masaya zincirlenmiş hâlde oturuyordu. Bileklerinde kelepçeler vardı. Elif’in hatırladığından çok daha zayıf görünüyordu; üstündeki solmuş turuncu mahkûm kıyafeti, yüzündeki yorgunluğu daha da belirginleştiriyordu.

Mehmet onu görür görmez dudakları titredi.

“Benim küçük kızım…” diye fısıldadı. Gözleri bir anda dolmuştu.

Elif yavaşça ona doğru yürüdü. Koşmadı. Ağlamadı.

Sadece yaklaştı…

Ve babasına sarıldı.

O kucaklaşmanın içinde tam bir dakika boyunca tek kelime edilmedi.

Sonra Elif başını hafifçe kaldırıp babasının kulağına eğildi. Kimsenin duyamayacağı kadar alçak bir sesle ona bir şeyler söyledi.

O anın ardından odadaki bütün gardiyanların yüzü değişti.

Mehmet’in rengi bembeyaz kesildi. Bedeni baştan aşağı sarsılmaya başladı. Kızına baktığında gözlerinde hem korku hem de yıllardır ilk kez beliren yakıcı bir umut vardı.

“Bundan emin misin?” diye sordu, sesi çatlayarak.

Elif yalnızca başını salladı.

Mehmet birden ayağa fırladı; sandalye gürültüyle devrilip yere çarptı.

“Ben suçsuzum!” diye haykırdı. “Artık bunu kanıtlayabilirim!”

Gardiyanlar hemen üzerine atıldı; onun karşı koyacağını sandılar. Oysa Mehmet kimseyle boğuşmuyordu. Ağlıyordu. Hem de son beş yılın çaresizliğinden bambaşka, içini parçalayan bir hıçkırıkla ağlıyordu.

Müdür Kara bütün olanları güvenlik ekranından izliyordu.

Bir şey yerinden oynamıştı.

Bir saat dolmadan, meslek hayatını tehlikeye atabilecek bir karar verdi. Teksas Başsavcılığı makamını aradı ve infazın yetmiş iki saat ertelenmesini talep etti.

Hattın öbür ucundaki ses sertleşti.

“Ne tür yeni bir delilden söz ediyorsunuz?”

Kara, ekranda dondurulmuş görüntüye, Elif’in yüzüne uzun uzun baktı.

“Yeni delil,” dedi alçak bir sesle, “bir çocuk.”

Kara’nın kastettiği şey, Elif’in gördükleriydi.

“Bir şeye tanık olmuş,” diye fısıldadı. “Ve sanırım biz yanlış adamı mahkûm ettik.”

Yaklaşık üç yüz yirmi kilometre ötede, Dallas’ın kenar mahallelerinden birinde yaşayan altmış sekiz yaşındaki emekli savunma avukatı Ayşe Şahin, haberi ekranda görünce elindeki kahveyi neredeyse yere düşürecekti.

Mesleğinin ilk yıllarında masum bir adamı kurtaramamıştı. O tek hata, yıllar boyunca peşini bırakmamış, geceleri uykusunu bölen bir gölgeye dönüşmüştü.

Televizyonda Mehmet Yılmaz’ın gözlerine baktığında, aynı bakışı hemen tanıdı. Çaresizlikle karışmış, kimsenin duymadığı bir hakikati haykıran o bakıştı bu.

Birkaç saat geçmeden Ayşe, Mehmet’in eşinin beş yıl önceki cinayet dosyasını önüne sermiş, sayfa sayfa incelemeye başlamıştı.

Karşılaştıkları içini sıkıntıyla doldurdu.

Mehmet’in mahkûm edilmesini sağlayan savcı, bugün artık hâkim olan Mustafa Demir’di. Dosyalarda göze çarpmayan ayrıntı şuydu: Mustafa Demir’in, Mehmet’in küçük kardeşi Ali Yılmaz’la kişisel ve ticari bir bağı vardı. Üstelik Ali, Mehmet tutuklandıktan kısa süre sonra anne babadan kalan servetin büyük bölümünü miras almıştı.

Bundan daha tuhafı da vardı. Mehmet’in eşi Zeynep Yılmaz, ölümünden önceki haftalarda banka kayıtlarını, mali tabloları ve bazı hukuki evrakları araştırmıştı. Sanki bir şeyin izini sürüyor, ama bunu kimseye açıkça söylemeye cesaret edemiyordu.

Ayşe, başkalarının görmezden gelmeyi tercih ettiği parçaları tek tek birleştirmeye başladı.

Bu sırada Elif, cezaevi ziyaretinden sonra büsbütün susmuştu. Altı aydır kaldığı devlet çocuk yurdunda, Ali amcasının vesayeti altında, artık konuşmak yerine yalnızca çizimleriyle kendini anlatıyordu.

O resimlerden biri diğerlerinden ayrılıyordu.

Bir ev çizmişti. Yerde yatan bir kadın vardı. Üzerine eğilmiş, mavi gömlekli bir adam… Koridorda saklanan küçücük bir siluet daha.

Mehmet’in hiç mavi gömleği olmamıştı.

Ali’nin üzerinden ise o renk neredeyse hiç eksik olmazdı.

İnfaza otuz saatten az kalmışken Ayşe’nin telefonu çaldı. Arayan kişi, beş yıldır ortadan kaybolmuş sanılan bir adamdı: ailenin eski bahçıvanı Emre Çelik.

“O gece olanları gördüm,” dedi.

Ardından sesi daha da kısıldı; asıl sırrın bununla sınırlı olmadığını, Ayşe’nin bile bilmediği çok daha büyük bir gerçeğin saklandığını söyledi.

Anlattıkları, duyulsa bütün eyaleti yerinden oynatacak türdendi.

Zeynep Yılmaz o gece ölmemişti.

Emre Çelik onu can çekişir hâlde bulmuş, Ali başladığı işi tamamlayamadan Zeynep’in kaçmasına yardım etmişti. Yakınlardaki bir hastaneden alınan kimliği karıştırılmış bir ceset, sahte diş kayıtlarıyla Zeynep’e aitmiş gibi gösterilmiş; böylece onun ölümü herkesin gözünde gerçek kılınmıştı.

Zeynep beş yıl boyunca saklanmıştı.

Susmuştu.

Beklemişti.

Ama eli boş değildi.

Ali’nin kendisini tehdit ettiği konuşmaların ses kayıtlarını saklamıştı. Dahası, hâkim Mustafa Demir’in Mehmet’i ve çocuğu nasıl “ortadan kaldırmak” gerektiğini anlattığı kayıtlar da vardı.

Ayşe, San Antonio yakınlarında gizli tutulan o sığınağa vardığında, karşısında bütün dünyanın yıllar önce öldüğüne inandığı bir kadın duruyordu.

Zeynep Yılmaz hayattaydı.

Ve artık mahkemede konuşmaya hazırdı.

Huntsville’de ise Mehmet, beş yıl sonra ilk kez korkusuz bir uykuya daldı.

Çünkü kızının kulağına ne fısıldadığını sonunda anlamıştı:

“Annem yaşıyor. Onu gördüm.”

Sonraki yirmi dört saat içinde Ayşe, ses kayıtlarını, para akışını gösteren belgeleri, Elif’in travmasını ortaya koyan çizimlere dair psikolojik değerlendirmeleri, Zeynep ile Emre’nin yeminli ifadelerini bir araya getirdi. Bütün bu delillerle Teksas Yüksek Mahkemesine olağanüstü başvuruda bulundu.

İnfaz süresiz olarak durduruldu.

Ali Yılmaz; cinayete teşebbüs, dolandırıcılık ve suç ortaklığı iddialarıyla tutuklandı. Hâkim Mustafa Demir birkaç gün geçmeden görevinden ayrılmak zorunda kaldı; ardından hakkında yolsuzluk suçlamalarıyla dava açıldı.

Beş yıl boyunca örülen yalan duvarı, bir haftadan kısa sürede paramparça oldu.

Ve bu gerçeğin tam merkezinde, sonunda korkusunu yenip kulağımıza hakikati fısıldayan sekiz yaşında bir kız çocuğu vardı.

Bazen gerçek haykırmaz.

Bazen yalnızca fısıldar.

Şükrüye'nin Penceresinden