Uzun masa kurulmuş, üzerine bembeyaz örtüler serilmişti. Bir köşede canlı müzik çalıyor, garsonlar sessizce masaların arasında dolaşıyordu. Fatma yeni elbisesinin içinde her zamanki gibi sakin, neredeyse silik duruyordu. Mehmet ise salonun tam ortasındaydı. Bronzlaşmış yüzü, parlayan dişleri, on bin lirayı geçen gömleğiyle herkesi tek tek karşılıyor; gelen erkeklerin sırtına vuruyor, kadınların elini öpüyordu. Dışarıdan bakınca etkileyici bir adamdı. Tabii insan onu yakından tanımıyorsa.
Pastanın kutusunu ayrı bir sehpanın üzerine bıraktım. Kapağı yavaşça kaldırdım. Pasta ışığın altında parladı. Karamel iplikleri lambaların altında altın gibi ışıldıyordu. Birkaç davetli hemen yaklaşıp fotoğraf çekmeye başladı.
Bordo elbiseli bir kadın, “Bunu kim yaptı?” diye sordu.
“Ben yaptım,” dedim.
“Pastacı mısınız?”
“Evet.”
Tam o sırada Mehmet yanımıza geldi. Önce pastaya baktı, sonra gözlerini bana çevirdi.
“Ayşe,” dedi, sesi herkesin duyacağı kadar yüksekti, “pasta gerçekten gösterişli olmuş. Ama keşke bu kadar kremayı kendine harcamasaydın, ne dersin?” Ardından kahkaha attı, misafirlere döndü. “Bizim Ayşe tatlıyı sever. Belli oluyor, değil mi?”
Sonra da omzuma hafifçe vurdu.
Altı saat uğraştığım, dört kiloya yakın pastanın yanında öylece kalakaldım. Yirmi kişinin bakışı üzerimdeydi. Bazıları gözlerini kaçırdı. Birkaç kişi nezaketen gülümser gibi yaptı. Fatma ise elindeki bardağa bakıyordu, sanki içindeki suyun dibinde çok önemli bir şey varmış gibi.
İçimde bir şey koptu. Öfke değildi bu; daha keskin, daha soğuk bir şeydi. Kilidin yerine oturması gibi.
“Mehmet,” dedim, sesim şaşırtıcı biçimde sakindi, “bu pastanın değeri yaklaşık dört bin iki yüz lira. Ben bunun için altı saat emek verdim. Sen az önce sana el emeği bir hediye getiren birine, hem de herkesin önünde, saygısızlık ettin. O yüzden pastamı geri götürüyorum.”
Kapağı kapattım.
Ortaya öyle bir sessizlik çöktü ki mutfak tarafında bir yerden damlayan suyun sesi bile duyuluyordu.
Mehmet gözlerini kırpıştırdı. “Ciddi misin sen?”
“Son derece.”
Kutuyu kucakladım. Ağırdı, dört kiloydu. Ama ellerim titremedi. Arkama döndüm ve çıkışa doğru yürüdüm.
Mustafa bana otoparkta yetişti.
“Ayşe, bir dur.”
“Arabada bekleyeceğim.”
“Ya adam öyle demek istemedi. Sadece…”
Kutuyu arabanın kaputuna koydum. “Mustafa, o ‘sadece’ bunu yedi yıldır yapıyor. Her buluşmada. Herkesin içinde. Artık bunun normalmiş gibi davranılmasını istemiyorum. Gidelim.”
Gittik. Pastayı ertesi sabah dükkâna götürdüm. Bir saat içinde satıldı.
Mustafa yol boyunca tek kelime etmedi. Eve varınca yalnızca şunu söyledi:
“Mehmet alınmış.”
“Ben de alındım,” dedim.
O akşam mutfakta tek başıma oturdum. Dışarısı sessizdi. Çayımı yudumlarken düşündüm. Dört bin iki yüz lira aslında mesele değildi. Altı saatlik emek de tek başına mesele değildi. Asıl yeni olan, yirmi kişinin önünde hediyemi geri almış olmamdı. Doğru mu yaptım, emin değildim. Ama sırtım dimdikti. Bu bile bana yetmişti.
İki hafta sonra Mehmet hiçbir şey olmamış gibi aradı. Havuz başında bir buluşma düzenliyormuş, bizi de çağırıyordu. “Bu sefer pasta getirmeyin ama,” diye de şaka yaptı.
Gitmek istemedim. Gerçekten istemedim. Mustafa’ya açıkça söyledim: “Ben gelmeyeceğim.” Başını salladı, kabul etmiş gibi göründü. Fakat iki gün sonra yanıma gelip yumuşak bir sesle konuştu:
“Ayşe, Ali’yle Zeynep de orada olacak. Murat da gelecek. Yıllardır doğru düzgün görüşemedik. Senden Mehmet’le barışmanı istemiyorum. Sadece benim için birlikte gidelim.”
Onun için. Sekiz yıldır hep “onun için” bir şeyler yapıyordum. Her bayram, her ortak hafta sonu, her saçma davet… Hesaplamıştım; yedi yıl içinde Mehmet’le yaklaşık altmış kez aynı ortamda bulunmuştuk. Yılda sekiz, bilemedin on görüşme. Ve bir tanesi bile benim kilom, yediğim yemek, bedenim ya da kıyafetim hakkında bir laf duymadan geçmemişti.
Altmış buluşma. Altmış küçük düşürülme. Her seferinde ya gülümsemiş, ya susmuş, ya da başka bir odaya geçmiştim. Mustafa da sonrasında hep aynı şeyi söylemişti: “Kötü niyetli değil.”
Yine de gittim.
Mehmet’in şehir dışında bir evi vardı. Geniş bir bahçe, havuz, ızgara alanı… Her şey özenli, her şey pahalıydı. O böyle şeyleri sergilemeyi severdi; “Bakın, ben neler başardım,” demenin kendi yolu buydu. Beyaz şezlonglar dizilmişti, havuzun içinde ışıklar yanıyordu, hoparlörlerden müzik geliyordu. Toplam on sekiz davetli vardı. Yarısını tanıyordum, yarısını ilk kez görüyordum.
Üzerime kapalı bir mayo giydim, onun üstüne de tunik aldım. Elli iki bedendim, evet, iri bir kadındım. Bunu bilmiyor değildim. Her sabah kalkarken, giyinirken, işe giderken, beş pastaneyi yönetirken, otuz iki çalışanın maaşını öderken de biliyordum. Kilom benim kilomdu. Onun konuşacağı bir konu değildi.
İlk bir saat fena geçmedi. Mehmet ızgarayla ve yeni gelen misafirlerle meşguldü. Ben şezlonglardan birine oturmuş, limonata içiyor, Zeynep’le sohbet ediyordum. Zeynep’i severdim. O da benim gibi kiloluydu ve o da Mehmet’in sözde şakalarına katlanırdı; gerçi onlar yılda ancak birkaç kez görüşürdü.
Sonra Mehmet yanımıza geldi. Elinde limonata bardağı, yüzünde o alışıldık gülümseme vardı. Bronz tenli, fit görünüşlü, kendinden fazlasıyla emin bir hâlde yanı başımızda durdu.
“Ayşe,” dedi, “sen niye havuza girmiyorsun? Su gayet sıcak.”
“Canım istemiyor,” diye karşılık verdim.
Mehmet yeniden konuşmak üzere ağzını açtı.
