— Ayşe, bence şu tabağa hiç uzanma. İçinde mayonezli salata var, sana dokunur, — dedi Mehmet, mangaldaki etlerden başını bile kaldırmadan. Ardından da kahkahayı bastı.
Masada on iki kişiydik. Bizim evin yazlık verandasında oturuyorduk. Sabahın köründen beri hazırladığım şişler pişmişti. Marine sosunu üç yıl deneye deneye en iyi hâline getirmiştim. Salata da, laf arasında söyleyeyim, yine benim elimden çıkmıştı.
Mehmet’in huyu yedi yıldır buydu. Ali onu ilk kez tanıştırmaya getirdiğinde de beni tepeden tırnağa süzmüş, ıslık çalıp, “Vay Ali, demek sen dolgun kadınlardan hoşlanıyorsun,” demişti. O zaman gülümsemiştim. Kaba saba bir espri sandım.
Yanılmışım.
Ali’yle sekiz yıl önce evlendik. Ben kırk yaşındaydım, o otuz sekiz. İkimizin de ikinci evliliğiydi. Ali bir proje bürosunda mühendisti. Ben o sıralar “Tatlı İş”in ikinci şubesini açmıştım. Pastane zinciri bana aitti. Sıfırdan kurmuştum; kredi yoktu, baba parası yoktu. Üç yıl boyunca kazandığım her kuruşu yeniden işe yatırdım. Nikâh günü iki şubem vardı. Şimdi beş tane var.

Mehmet, Ali’nin ilkokuldan beri arkadaşıydı. Aynı mahallede büyümüşler, askerliği aynı dönemde yapmışlar, her ekim birlikte balığa gitmişlerdi. Ali için Mehmet neredeyse kardeş gibiydi. Bunu bildiğim için de sustum, katlandım.
Mehmet’in bir reklam ajansı vardı: “Esinti Medya.” Logo, ambalaj, tanıtım işleri, sosyal medya yönetimi… Doğrusunu söylemek gerekirse fena da yürütmüyordu. Ama bilmediği tek bir şey vardı. Altı yıl önce bütün zincir için yeni bir kimlik çalışmasına ihtiyacım oldu: ambalajlar, menüler, tabelalar, şube tasarımları. Müdürüm Zeynep üç ajans araştırıp önüme koydu. İçlerinden biri de “Esinti Medya”ydı. En uygun fiyatı ve en makul teslim süresini onlar vermişti. Sözleşmeyi şirket üzerinden, “Pastacı Plus Ltd. Şti.” adına imzaladım. İletişimi Zeynep yürüttü. Mehmet tam altı yıl boyunca benim şirketimle çalıştı; en yakın arkadaşının karısından para kazandığını aklının ucundan bile geçirmedi.
Yıllık bütçem 1.680.000 TL’ydi. Menü tasarımları, mevsim kampanyaları, yeni şubelerin görsel düzeni, sosyal medya içerikleri… Her ay saat gibi 140.000 TL ödeniyordu.
Ali bunu biliyordu. Mehmet’e söylememesini özellikle rica etmiştim. Dostlukla ticaretin birbirine karışmasını istemiyordum. Ali de ağzını sıkı tuttu.
Mehmet ise şakalarına aynen devam etti.
O akşam verandada son tabağı, fırınlanmış sebzeleri masaya bıraktım ve Ali’nin yanına oturdum. Mehmet bardaklara soğuk vişne şerbeti dolduruyordu. Karısı Elif tam karşıdaydı; gözlerini tabağından ayırmıyordu. Kocası bu hâle büründüğünde Elif hep tabağına bakardı.
— Ayşe, bari yaza doğru biraz zayıflasan, — dedi Mehmet, bardağı uzatırken. — Mayo giyebiliyor musun, yoksa pareonun arkasına mı saklanıyorsun?
Masanın üstüne sessizlik çöktü. Birisi boğazını temizledi. Ali elini dizimin üstüne koydu. Çok tanıdık bir hareketti bu: “Sabret. Kötü niyetinden değil.”
Bardağı elime aldım. Gözlerimi Mehmet’e diktim.
— Mehmet, ajansının hâlâ ofis borcunu kapatamadığını biliyor musun? — dedim sakin bir sesle. Sadece bir gerçeği söyler gibiydim. Bunu Zeynep’ten duymuştum; bir ara taslakları geciktirmişler, sebep olarak da kira ve ofis masraflarını göstermişlerdi.
Yüzündeki gülüş bir anlığına sarsıldı. Sadece bir saniye. Sonra yine güldü.
— Benim ofisi nereden biliyorsun sen? — dedi, bardağı parmaklarının arasında çevirerek. — Ali mi anlattı? Vay kardeşim, senden beklemezdim.
Ali tek kelime etmedi.
Şerbetimi bitirdim. Mehmet hemen başka konulara geçti: futbol, tatil, yeni araba… Her zamanki liste. Ben de içimden, “Tamam,” dedim. “İlk değil. Bunu da atlatırım.”
Gece herkes dağıldıktan sonra bulaşıkları yıkıyordum. Ali arkadan gelip bana sarıldı.
— Onu affet, — dedi. — O böyle biri işte.
— Nasıl biri olduğunu biliyorum, — diye karşılık verdim. — Ama “böyle biri” olmak mazeret sayılmaz.
Ali enseme bir öpücük kondurdu, sonra yatmaya gitti. Ben lavabonun başında kaldım. Sıcak su ellerimin üzerinden akıyordu ama ısısını hissetmiyordum. İçimde yalnızca yorgunluk vardı. Yedi yıl boyunca aynı sözler, aynı kahkahalar, Ali’nin aynı özürleri ve masadakilerin aynı suskunluğu…
Bir ay sonra Mehmet aradı. Doğum gününe davet etti. Kırk iki yaşına girecekti.
Pasta yaptım. Belki aptalcaydı. Ama ben pastacıydım. Üç katlı, çikolata kaplamalı, karamelli süslemeleri olan bir pasta hazırladım. Tam altı saat uğraştım. Bezesi ayrı, ara kreması ayrı, süslemesi ayrı emek istedi. Pasta neredeyse dört kilo geliyordu.
Kutuyu arabaya kadar Ali taşıdı. Sanki kucağında çocuk varmış gibi dikkatliydi.
— Çok güzel olmuş, — dedi. — Mehmet görünce şaşırıp kalacak.
Mehmet gerçekten şaşırdı. Ama bizim sandığımız gibi değil.
Yirmi kişiydik. Kutlama, Mehmet’in o akşam için tuttuğu bir restorandaydı.
