Ayşe, daha sabahın ilk saatlerinde günün kolay geçmeyeceğini anlamıştı. Mehmet evin içinde telaşla dolaşıyor, sandalyelerin yerini değiştiriyor, tabaklar herkese yeter mi diye tekrar tekrar sayıyordu. Onun akrabaları hiçbir zaman iki kişi gelmezdi; kız kardeşi Fatma, kocası Ali, Hatice teyze, bir de kuzeni Murat ile eşi… Hepsi birden kapıya dayanırdı. Böyle zamanlarda Ayşe, kendi evinin hanımı gibi değil de, nezaketen katlanılan geçici bir kiracı gibi hissederdi kendini.
— Belki bu kez çağırmasak? — dedi çekingen bir sesle, salata malzemelerini doğrarken. — Üçümüz sakin sakin kutlasak, evimizin içinde huzurlu bir gün geçirsek?
Mehmet gazetesinden başını bile kaldırmadı.
— Ayşe, olur mu öyle şey? Biz hep birlikte kutlarız. Aile dediğin böyle olur.
“Aile…” diye geçirdi Ayşe içinden, acı acı. Mehmet için belki öyleydi. Ama onun gözünde bu insanlar; evini kendi evleri, buzdolabını ortak mal, kendisini de hizmet etmek zorunda olan biri gibi gören kalabalıktan ibaretti.

Saat ikide zil çaldı. Kapı açılır açılmaz içeri ilk Fatma daldı; her zamanki gibi yüksek sesli, rahat ve sınır tanımaz hâliyle. Kırk yaşlarında, boyalı saçlı, konuşurken sesini kısmayı pek bilmeyen bir kadındı. Selam faslını bile uzatmadan doğruca buzdolabına yöneldi.
— Mehmet, canım kardeşim! — diyerek yanağından öptü, ardından dolabın kapağını açtı. — Aaa, burası da ne kadar boş böyle? Ayşe, pasta nerede? Ben senin özel bir şeyler yapacağını sanmıştım.
Ayşe, salatayı tabaklara paylaştırmayı sürdürerek kendini tuttu.
— Pasta kutusuyla masanın üstünde.
— Hazır mı aldın? — Fatma yüzünü buruşturdu. — Ayşe, elin ayağın tutuyor çok şükür. İnsan biraz uğraşır, kendi yapar.
Onun ardından Fatma’nın eşi Ali içeri girdi. Kısa boylu, saçları tepeden açılmış, yüzünde daima memnuniyetsiz bir ifade taşıyan bir adamdı. Tek kelime etmeden salona geçti, eşyaları beğenmeyen bir bakışla süzdü ve koltuğa ilişti.
— Mehmet, şu kanepeyi ne zaman değiştireceksiniz? — diye seslendi içeriden. — İyice çökmüş bu. Oturulmuyor üstüne.
En son Hatice teyze göründü. Altmışlarına yaklaşmış, zayıf, sivri çeneli; sözleri de çenesi kadar keskin bir kadındı. Her gelişinde, sanki birinin hayatını düzene sokmakla görevlendirilmiş gibi davranırdı.
— Ayşeciğim, yavrum, — dedi mutfağa göz gezdirerek, — şu evyenin hâline bak, hiç parlamıyor. Havlular da kararmış gibi. Kadın dediğin evine dikkat eder; ev, kadının aynasıdır.
Ayşe parmaklarını avucunun içine bastırdı, ama cevap vermedi. Mehmet arkasından yaklaşıp omzuna elini koydu. Sözde onu yatıştıracak bu hareket, nedense içindeki sıkıntıyı daha da artırdı.
— Hadi, Hatice teyze, buyurun sofraya, — dedi Mehmet arayı bulmaya çalışan bir sesle. — Ayşe sabahtan beri uğraşıyor, bir sürü şey hazırladı.
Sofraya oturulur oturulmaz Ayşe’nin zihninde “aile mahkemesi” diye adlandırdığı fasıl başladı. Fatma salatadan bir çatal aldı, daha yutmadan ağzını eğdi.
— Bunun tadı biraz yavan olmuş. Ayşe, tuzdan korkma, erkekler daha lezzetli sever. Mayonezi de az koymuşsun, kuru kalmış.
— Ben de dün Mehmet’e söylemiştim zaten, — diye söze girmeye hazırlandı Hatice teyze.
