“Belki bu kez çağırmasak?” dedi çekingen bir sesle, Mehmet gazetesinden başını bile kaldırmadı

Hikâyeler
Evin içindeki baskı acı ve kabul edilemez.

— …size artık bir tadilat şart, demiştim. Duvar kâğıtları solmuş gitmiş. Zaten genç evli insanlar biraz ileriyi düşünmeli, evi barkı toparlamalı.

Ayşe başını kaldırmadan salatasını yemeye devam etti. Söylenenleri duymamaya çalışıyor, çatalını tabağın kenarında ağır ağır gezdiriyordu. Fakat ana yemek gelince, kendi usulünce hazırladığı kremalı soslu tavuğu ortaya koyduğunda, Hatice teyze bir lokma alır almaz yüzünü buruşturdu.

— Böyle yemekle seni nasıl gelin aldılar, doğrusu şaşıyorum, — dedi, aklından geçeni saklama zahmetine bile girmeden. — Tavuk tatsız, sos da su gibi olmuş. Bizim zamanımızda kız çocuklarına daha küçücükken mutfağın yolu öğretilirdi.

Fatma buna kahkahayla karşılık verdi.

— Aman Hatice teyze, o kadar da üstüne gitme. Ayşe’nin de iyi tarafı var, mesela incecik. Gerçi fazla ince. Ayşe, yüzün de pek sağlıklı görünmüyor. Beş altı kilo alsan fena olmaz. Böyle hastalıklı gibi duruyorsun; sanki evde düzgün yiyeceğe para yetişmiyormuş gibi.

Ali çatalını tabağın kenarına bıraktı. Sanki sıra kendisine gelmiş gibi boğazını temizledi.

— Ben az önce banyoya girdim, — dedi. — Fayans aralarında küf başlamış. Ayşe, bunlara dikkat etmek lazım. Hiç hoş değil, sağlıksız bir görüntü. Evin hanımı böyle şeyleri gözden kaçırmamalı.

O anda Ayşe’nin içinde incecik bir tel koptu. Yıllardır içine attığı, her defasında “aman tatsızlık çıkmasın” diye bastırdığı ne varsa bir dalga gibi göğsüne yükseldi. Sandalyesini usulca geriye itti ve ağır ağır ayağa kalktı.

Mehmet şaşkınlıkla ona baktı.

— Ayşe, nereye?

Ayşe cevap vermeden masanın etrafındaki yüzlere tek tek baktı. Fatma’nın dudak kenarında hâlâ o alaycı gülüş duruyordu. Ali, bir kusur yakalamış olmanın memnuniyetiyle arkasına yaslanmıştı. Hatice teyzenin yüzünde ise her zamanki bitmeyen hoşnutsuzluk vardı.

— Biliyor musunuz, — dedi Ayşe. Sesi alçaktı ama odanın her köşesine keskin bir şekilde yayıldı. — Buraya kadar. Yeter artık.

Sonra kapıya doğru yürüdü ve kapıyı ardına kadar açtı.

— Bir daha hiçbirinizin ayağı bu eve basmayacak. Siz benim akrabam falan değilsiniz!

O günkü sofra, Ayşe için bardağı taşıran son damla olmuştu. İlk kez, kendine gösterilmeyen saygıyı zorla da olsa istemeye karar vermişti.

Odanın üzerine ağır, kupkuru bir sessizlik çöktü. İlk kendine gelen Fatma oldu.

— Ayşe, sen ne diyorsun? Aklını mı kaçırdın? Biz aileyiz!

Ayşe kısa bir kahkaha attı; ama bu gülüşte ne sevinç vardı ne de yumuşaklık.

— Aile mi? Aile dediğin insanlar birbirine saygı duyar. Siz ise yıllardır benim evime gelip benim hazırladığım sofraya oturuyor, sonra her lokmayı, her eşyayı, her hâlimi eleştiriyorsunuz. Üstelik bunu da çok doğal sanıyorsunuz.

Mehmet yerinden kalktı. Ne yapacağını bilemeyen bir hâli vardı.

— Ayşe, sakin ol. Kötü niyetle söylemiyorlar ki…

— Kötü niyet değil mi? — Ayşe bu kez kocasına döndü.

Mehmet, karısının gözlerinde daha önce fark etmediği bir şey gördü: yorgunluk, incinmişlik ve artık geri adım atmayacak bir kararlılık.

— Mehmet, eğer şimdi onları savunmak için tek bir kelime daha edersen, onlarla birlikte sen de gidersin. Bu evin hanımı benim. Bundan sonra kimsenin bana böyle davranmasına izin vermeyeceğim.

Mehmet ağzını açtı; fakat Ayşe’nin bakışlarıyla karşılaşınca söyleyeceklerini yuttu ve sessizce sustu.

Hatice teyze öfkeyle doğruldu.

— Bu ne cüret! Biz senden büyüğüz, tecrübeliyiz. Gençler de iyice haddini bilmez oldu!

Ayşe açık kapının yanında dimdik durdu.

— Dışarı, — dedi. — Hemen. Evimden çıkın.

Fatma hışımla ayağa kalktı, nefes nefese Mehmet’e döndü.

— Mehmet, sen buna göz yumacak değilsin herhâlde?

Şükrüye'nin Penceresinden