“Belki bu kez çağırmasak?” dedi çekingen bir sesle, Mehmet gazetesinden başını bile kaldırmadı

Hikâyeler
Evin içindeki baskı acı ve kabul edilemez.

Ayşe, Fatma’nın sözünü daha tamamlamasına fırsat vermedi.

— Mehmet ne izin verecek ne de engel olacak, — dedi sesi titremeden. — Çünkü bu onun vereceği bir karar değil. Burası benim evim. Sabreden de bendim; artık o sabrın sonuna geldim.

Akrabalar istemeye istemeye toparlanmaya başladı. Ali, dişlerinin arasından “genç kadınların aklı bir karış havada” gibi bir şeyler homurdanıyordu. Hatice teyze başını iki yana sallayıp duruyor, Fatma ise çıkışa yürürken bir yandan kardeşine kendince bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Mehmet hiçbirine cevap vermedi; gözleri yalnızca Ayşe’nin üzerindeydi.

Kapı arkalarından kapanınca evin içine tuhaf, neredeyse ürkütücü bir sessizlik çöktü. Ayşe sırtını kapıya dayadı, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

— Ayşe… — diye başladı Mehmet.

— Hayır, şimdi beni dinleyeceksin, — dedi Ayşe gözlerini açarak. Bakışları dimdik onun yüzündeydi. — Beş yıldır onların kabalığını sineye çektim. Beş yıldır kötü eş, beceriksiz ev sahibi, eli lezzetsiz kadın olduğumu dinledim. Beş yıldır dolaplarımızı karıştırmalarına, eşyamıza laf etmelerine, evimizi küçümsemelerine, kılığıma kıyafetime karışmalarına ses çıkarmadım.

Mehmet çekingen bir adım attı.

— Seni kırmak istemediler aslında. Onların huyu böyle, biraz patavatsızlar…

— Onların huyu buysa, benim de sınırlarım var, — diye karşılık verdi Ayşe, kelimelerin üstüne basa basa. — Ve bu evlilik sürecekse, o sınırları önce senin ciddiye alman gerekiyor.

Salona geçti, masanın üzerindekileri toplamaya başladı. Sinirden parmakları hafif hafif titriyordu; yine de içinde garip bir hafiflik vardı. Sanki yıllardır omuzlarında taşıdığı ağır bir yük bir anda yere düşmüştü.

— Onlarla görüşmeni yasaklamıyorum, — dedi tabakları üst üste koyarken. — İstediğiniz yerde buluşun, dilerseniz her gün görüşün. Ama bu evin içinde kimse bana nasıl yaşayacağımı, ne pişireceğimi, nasıl görüneceğimi söylemeyecek.

Mehmet sessizce yanına gelip toplamaya yardım etti. Birkaç kez ağzını açtı, söyleyecek söz bulamayınca yine sustu. Sonunda elinde tabaklarla olduğu yerde durdu.

— Ayşe, ben… Ben bunun seni bu kadar yorduğunu fark etmemişim.

Ayşe başını kaldırıp ona baktı.

— Fark ettin, Mehmet. Sadece onların memnuniyetsizliğiyle uğraşmaktansa her şey yolundaymış gibi davranmak sana daha kolay geldi.

Mehmet tabakları masaya bıraktı, birkaç adım yaklaşıp yumuşak bir sesle konuştu.

— Özür dilerim. Gerçekten. Ben senin yalnızca kalabalıktan, gürültüden, koşturmadan hoşlanmadığını sanıyordum. Meselenin saygısızlık olduğunu düşünemedim.

Ayşe durdu, ellerini mutfak havlusuyla sildi.

— Ben onların ölçülerine göre kusursuz gelin ya da kusursuz eş olmak zorunda değilim. Kendi evimde hakaretleri susarak taşımaya da niyetim yok. Bana insan gibi davranamıyorlarsa bu kapıdan içeri girmesinler.

Mehmet’in sesi bu kez daha ürkek çıktı.

— Ya onlar… Ya benimle de görüşmek istemezlerse?

Ayşe omuzlarını hafifçe kaldırdı.

— Bu onların tercihi olur. Senin tercihinse benimle onların arasında kalmamak; kimin yanında duracağını bilmek.

Mutfakta, bayram sofrası için hazırlanmış ama el sürülmemiş ikramların arasında karşı karşıya duruyorlardı. Mehmet o anda bunun gerçekten bir seçim olduğunu anladı. Aslında mesele akrabalarıyla karısı arasında taraf tutmak değildi; yıllardır yaptığı gibi çatışmadan kaçmakla, sevdiği kadını korumaya cesaret etmek arasında bir yerde duruyordu.

Uzun bir sessizlikten sonra başını eğdi.

— Tamam, — dedi kısık bir sesle. — Onlarla konuşacağım.

Ayşe hemen düzeltti:

— Sadece konuşman yetmez. Meseleyi açık açık anlatman gerekiyor.

Şükrüye'nin Penceresinden