“Sen buraya uygun değilsin, anlıyor musun?” dedi Mehmet, eliyle savarcasına karısını uzaklaştırırken

Hikâyeler
Aşağılanışı dayanılmaz, bu haksızlık yürek parçalıyor.

Ayşe, kayınvalidesini daha kapıdan girerken fark etmişti; Fatma ise onu henüz görmemişti. Kadın, davet salonunun girişinde durmuş, boynundaki altın zinciri düzeltiyor, içeri girenleri sanki kıyafetlerinin fiyatına göre tartıyordu. Ayşe kapının eşiğinde bir an yavaşladı. Bu bakışı iyi tanırdı: soğuk, ölçüp biçen, insanın değerini üstünden başından çıkaran bir bakıştı. Üzerinde koyu lacivert, sade bir elbise vardı; ne taşlıydı ne gösterişli. Son üç yıldır bütün özel günlerde giydiği elbisenin ta kendisiydi.

Fatma, Ayşe’yi ancak kadın yanına kadar geldiğinde gördü. Yüzünde belli belirsiz bir seğirme oldu.

— Ay, Ayşe, sana burada yer yok ki, — dedi yüksek sesle; sesi bütün salonda yankılandı. Şaşırmış gibi yapıyordu ama her kelimesi bilerek seçilmişti. — Kızım, sen yanlış kapıdan girdin herhâlde. Burası ciddi insanların toplantısı, iş yemeği. Senin yerin olsa olsa garın oradaki esnaf lokantasıdır. Git oraya otur. Oğlumu amirlerinin yanında mahcup etme, akıllı ol.

Ayşe tek kelime etmedi. Salondaki onlarca bakış bir anda ona çevrildi. Kimi alaycı bir ses çıkardı, kimi sıkıntıyla başını başka yana çevirdi. Uzun masanın başında, bardakların ve pastırma, peynir, zeytin tabaklarının arasında Mehmet oturuyordu. Bileğindeki pahalı saatini düzeltti, sonra karısına, sanki yanlışlıkla içeri dalmış yabancı biriymiş gibi baktı.

— Ayşe, annem haklı, — dedi yerinden bile kalkmadan. — Sen buraya uygun değilsin, anlıyor musun? Eve git. Ben sonra gelirim.

Ne ayağa kalktı ne yanına gelmeye niyet etti. Sadece eliyle savar gibi bir hareket yaptı; sanki onu hem salondan hem kendi hayatından uzaklaştırıyordu. Ardından yüzünü yeniden misafirlere döndü. Gri takım elbiseli adamlardan biri yanındakinin kulağına eğilip bir şey fısıldadı. İkisi de belli belirsiz gülümsedi.

Ayşe arkasını döndü ve dışarı çıktı. Ağlamadı. Hesap sormadı. Kapı arkasından yumuşakça kapandı; neredeyse ses bile çıkmadı.

Dışarıda sert bir rüzgâr vardı. Ayşe çantasından telefonunu çıkardı, bankacılık uygulamasını açtı. Şirketin bütün kartları onun hesabına bağlıydı. Beş yıl önce Mehmet’in borçlarını kapatırken, onu battığı çukurdan çıkarırken bunu özellikle şart koşan kendisiydi. O günlerde alacaklılar gece yarıları arar, Mehmet mutfakta bembeyaz bir yüzle oturup, “Başaramadım, her şeyi kaybettim,” diye tekrarlardı. Ayşe ise köydeki baba evini satmış, elindeki parayı tek soru sormadan ortaya koymuştu. Geceleri muhasebe tutmuş, tedarikçilerle görüşmüş, Mehmet de bu sırada sözde itibarını yeniden kurmuştu. Kartları rahatça kullanan Mehmet, bütün bunları kendi başarısı sanıyordu.

Ayşe ekrana dokundu. Kurumsal kart anında kullanıma kapandı. Birkaç saniye telefona baktı, sonra cihazı çantasına koydu. Bu kadardı.

Salonun içinde ise gece, hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam ediyordu.

Şükrüye'nin Penceresinden