Konukların üzerindeki gerginlik yavaş yavaş dağılmıştı. Fatma, oğlunun “sıfırdan gelip buralara nasıl yükseldiğini” anlatan hikâyelerinden birine daha başlamış, Mehmet ise sağdan soldan uzatılan elleri sıkıyor, tebrikleri ağırbaşlı bir edayla kabul ediyordu. İçinden memnundu; görmek istediği manzara tam da buydu: itibarlı insanlar, masraflı bir sofra, kendisine yönelen saygılı bakışlar.
Bir süre sonra garson hesabı getirdi. Mehmet, tutara bakma zahmetine bile girmeden kartı uzattı. Cihaz kısa bir ses çıkardı. Ardından küçük bir sessizlik oldu. Garson yeniden denedi. Yine aynı uyarı: işlem reddedildi.
Mehmet’in yüzündeki rahat ifade silindi.
— Bir daha deneyin, dedi, sesi artık eskisi kadar yumuşak değildi.
Garson kartı tekrar okuttu. Sonuç değişmedi. Üçüncü denemede de cihaz aynı soğuk sesi verdi: red.
Fatma hemen ayağa kalktı, kendinden emin adımlarla kasanın yanına ilerledi. Karşısındaki görevliye tepeden bakan bir tavırla seslendi:
— Bu nasıl iştir böyle? Benim oğlumun parayla sıkıntısı olmaz. Düzgün deneyin şunu, baştan savma yapmayın.
Koyu renk, sade bir takım giymiş genç kadın başını kaldırdı. Ne telaşlandı ne de geri adım attı.
— Kart, hesap sahibi tarafından kapatılmış, dedi sakin bir tonla. Ayşe birkaç dakika önce erişimi iptal etmiş. Ödemeyi nakit yapmanız gerekiyor. Aksi hâlde güvenliği çağırmak zorunda kalırız.
Sözler salona buz gibi yayıldı. Masadakiler bir anda suskunlaştı. Birinin eli hemen telefonuna gitti; bir başkası duymazdan geliyormuş gibi başını çevirdi. Mehmet’in rengi attı. Ceketinin cebinden telefonunu çıkardı, aceleyle Ayşe’yi aradı. Cevap yoktu. Bir kez daha denedi. Bu kez hat tamamen kapalıydı.
Fatma oğlunun koluna yapıştı. Dişlerinin arasından fısıldar gibi ama öfkesini gizleyemeden konuştu:
— Mehmet, hemen hallet bunu! Ara şunu, kartı açsın. Nasıl bir rezillik bu, farkında mısın?
Fakat Mehmet annesini duymuyordu bile. Parmakları titreyerek telefon ekranında geziniyor, başka hesapların şifrelerini hatırlamaya çalışıyordu. Hiçbirine erişemedi. Her şey Ayşe’nin elindeydi. Belgeler ne zaman hazırlanmıştı, imzalar ne ara atılmıştı, onu bile doğru dürüst anımsamıyordu. Ayşe önüne ne koyduysa okumadan imzalamış, işleri anlamaya gerek görmemişti.
Misafirler birer birer sandalyelerinden kalkmaya başladı. Kimi acele işi çıktığını mırıldandı, kimi tek kelime etmeden kapıya yöneldi. Gri takım elbiseli yaşlı müşteri Mehmet’in yanına uğrayıp omzuna hafifçe dokundu; sesinde acımadan çok alay vardı.
— Olur böyle şeyler, meslektaşım. Ama insan eşinin kıymetini vaktinde bilecek. Şimdi biraz geç kalmışsın.
İlk o çıktı. Ardından diğerleri de peş peşe salondan ayrıldı. On dakikadan kısa bir sürede kalabalık dağılmış, koca masanın yanında yalnızca Mehmet, Fatma ve elinde hesap fişiyle bekleyen yönetici kalmıştı.
Genç kadın ifadesini bozmadan konuştu:
— Yirmi dakikanız var. Sonra güvenliği çağırırım.
Fatma çantasını karıştırıp birkaç banknot çıkardı. Yetmiyordu. Mehmet ceplerini yokladı, bulabildiği bozuk paraları ve az miktardaki nakdi masaya koydu. Yine de açık büyüktü. Yönetici ikisine de soğuk bir merakla baktı.
— Eşinizi aradınız mı?
Mehmet cevap vermedi; yalnızca başını önüne eğip sustu.
