“Senin ailenin borçlarını ben ödemeyeceğim, bunu açıkça bil” dedi Ayşe, sesi öyle soğuktu ki mutfağın havası bir anda buz kesti

Hikâyeler
Bu adaletsizlik kabul edilemez, vicdan sızlatıyor.

Toplantı, ilk bakışta gündelik maddelerle açılmıştı; ancak birkaç dakika geçmeden, herkesin unutulmuş sanmayı tercih ettiği o bütçe dosyası masaya getirildi.

Mustafa Bey, önündeki evrakları tek tek çevirirken bakışlarını kaldırmadan sordu:

— Taşeron firmayla yapılacak sözleşmeyi kim hazırladı? Burada kırk bin liralık bir fark görünüyor.

Odaya ağır, insanın boğazına oturan bir sessizlik çöktü.

Zeynep, Ayşe’nin tam karşısında oturuyordu. Yüzünde en küçük bir telaş belirtisi yoktu; fincanını eline almış, sakince kahvesinden yudumluyordu.

Ayşe sesini yükseltmeden, ama kelimelerini sakınmadan konuştu:

— Dosyayı bana Zeynep getirdi. Fakat ben imzalamadım.

Mustafa Bey kaşlarını hafifçe kaldırdı.

— Sebebi neydi?

— Rakamlarla oynanmıştı. Taşeron firma da yeni fiyat listesini onaylamadıklarını doğruladı.

Zeynep’in omuzları bir anlığına kasıldı. Fakat hemen toparlandı, yüzüne incinmiş bir ifade yerleştirdi.

— Ayşe, gerçekten bunu mu söylüyorsun? Bu sadece basit bir karışıklık. Sekreter yanlış dosyayı eklemiş olmalı.

Ayşe gözlerini ondan ayırmadı.

— İlginç olan şu ki, o “karışıklık” şirkete tam kırk bin lira fazla gelir yazdıracaktı. Daha da ilginci, eski sözleşmenin kopyası ortak klasörden kaybolmuş.

Mustafa Bey elindeki kâğıtları masaya bıraktı. Önce Ayşe’ye, sonra Zeynep’e baktı.

— Bu mesele bugün içinde araştırılacak.

Toplantı bittiğinde bölümde kimse konuşmuyordu. Koridordaki ayak sesleri bile daha sert, daha dikkatli duyuluyordu.

Ayşe odasına döndüğünde kalbinin göğsüne vurduğunu hissediyordu. Elleri soğuktu ama zihni tuhaf biçimde berraktı.

Artık geri adım atmanın zamanı geçmişti. Asıl mücadele şimdi başlamıştı.

Öğleye doğru muhasebeden kısa bir bildirim geldi:

“Fark doğrulandı. Orijinal dosya 11 Ekim saat 19.46’da ortak sürücüden silinmiş.”

Ayşe o akşamı hatırladı. Ofiste sekize kadar kalan tek kişi vardı: Zeynep.

Bir saat sonra ikisi de genel müdürün odasına çağrıldı.

Zeynep içeri girer girmez hızlı, kendinden emin ve hafif kırgın bir sesle konuşmaya başladı:

— Bu bana kurulmuş bir tuzak. Ben hiçbir dosyaya dokunmadım. Evde çocuğum var, geceleri burada yaşamıyorum. Belki başka biri sisteme girmiştir.

Mustafa Bey sakinliğini bozmadı.

— Kayıtlardan kimin ne yaptığı görülecek. O zamana kadar, Zeynep Hanım, izin kullanmanız daha doğru olur. İnceleme sonuçlanana kadar şirkete gelmeyin.

Zeynep, yüzü taş kesilmiş hâlde ayağa kalktı. Kapıya yöneldi ve çıkarken kapıyı öyle sert kapattı ki odadaki camlar titredi.

Ayşe ancak o zaman derin bir nefes alabildi.

Fakat beklediği hafifleme gelmedi. İçinde yalnızca uzun zamandır birikmiş bir yorgunluk vardı.

Akşam eve vardığında su ısıtıcısını çalıştırdı. Sonra, istemese de telefonuna baktı.

Mehmet’ten yine mesaj gelmişti:

“Ayşe, ciddiyim. Konuşalım. Suçlama olmadan. Seni görmek istiyorum.”

Ekrana uzun süre baktı. Parmakları klavyenin üzerinde bekledi. Sonunda yazdı:

“Yarın. Saat yedide. Metro durağının yanındaki kafede.”

Ertesi gün buluşma yerine ilk gelen o oldu. Kendine sütlü bir kahve söyledi, pencere kenarındaki masaya oturdu. Dışarıda insanlar aceleyle geçiyor, camın üstünde akşamın solgun ışığı birikiyordu.

Mehmet on dakika sonra geldi.

Aynı Mehmet’ti; ama sanki içinden bir parça eksilmişti. Omuzları daha düşük, bakışları daha yorgundu. Eskiden yüzünden eksik olmayan o kendinden emin hâl silinmişti.

Karşısına oturdu.

— Geldiğin için sağ ol, dedi.

Ayşe başını hafifçe eğdi.

— Konuş.

Mehmet ellerini masanın üzerinde birleştirdi.

— Ben… bunu kaybetmek istemiyorum. Aptalca davrandım. Seni duymadım. Ne kadar zorlandığını fark etmedim. Sen gidene kadar her şeyin yolunda olduğunu sandım.

Ayşe onu dinledi. Kahvesi önünde soğudu. Bir süre cevap vermedi.

Sonra ağır ağır konuştu:

— Fark etmedin, çünkü görmek istemedin. O gün senden büyük bir şey beklemiyordum. Para istemedim, çözüm istemedim. Sadece yanımda olduğunu hissettirecek bir söz bekledim.

Mehmet başını eğdi.

— Biliyorum. Bunu çok geç anladım.

— Evet, dedi Ayşe. Geç oldu.

Mehmet içini çekti. Ona, sanki yüzündeki her çizgiyi son kez hafızasına kazımak ister gibi baktı.

— O zaman gerçekten bitti mi?

Ayşe’nin dudaklarında hüzünlü ama sakin bir gülümseme belirdi.

— Hayır. Bir şeyin bittiğini, artık hiçbir şey hissetmediğinde anlarsın. Ben hâlâ hissediyorum. Sadece hissettiğim şey eskisi değil. Belki yorgunluk. Belki de huzur.

Mehmet sessizce başını salladı.

— Seni unutmayacağım.

— Unutman gerekmiyor, dedi Ayşe. Sadece düzgün yaşa.

Kafeden çıktığında dışarıda kar başlamıştı. Seyrek, ıslak, yılın ilk karıydı bu. Ayşe paltosunun yakasını kaldırdı ve metroya doğru yürüdü. Şehir garip bir sessizliğe bürünmüştü.

O sırada ofiste işler tamamen değişmişti.

Yapılan inceleme, belgelerin gerçekten değiştirildiğini ortaya koydu. İşlem Zeynep’in bilgisayarından yapılmıştı.

Ertesi gün Mustafa Bey kısa bir toplantı düzenledi. Herkes ayakta, gergin bir merakla onu dinliyordu.

— Yönetimin kararıyla Zeynep Hanım artık şirketimizde çalışmayacak. Ayşe Hanım, bölümünüz projeyi de şirketin itibarını da korudu. Bunun için teşekkür ederiz.

Alkış olmadı. Sadece kısa, yoğun, anlamlı bir sessizlik yaşandı.

Fakat Ayşe, bakışların değiştiğini hissetti. Ona artık kuşkuyla değil, saygıyla bakıyorlardı.

Akşam herkes gittikten sonra odasının penceresinin önünde durdu. Aşağıda arabaların ışıkları yol boyunca akıyor, kar giderek sıklaşıyordu.

Telefonunu aldı ve annesine yazdı:

“Bitti. Başardım.”

Cevap çok geçmeden geldi:

“Biliyordum. Şimdi de hayatını yaşamaya başla kızım; sadece ayakta kalmaya değil.”

Ayşe gülümsedi. Telefonu masaya bıraktı.

Uzun zamandan beri ilk kez, sanki göğsünün üstündeki görünmez ağırlık kalkmış gibi nefes alabildiğini hissetti.

Birkaç hafta içinde her şey kendi düzenine oturmaya başladı.

İş sakin bir ritimle ilerliyor, bölüm aksaklık çıkmadan çalışıyordu. İnsanlar ona danışıyor, kararlarını daha dikkatle dinliyordu. Ayşe de bunun yükünü abartmadan, ama küçümsemeden taşıyordu.

Bazı akşamlar, ofiste geç saatlere kadar kaldığında, kendini dinlerken fark ediyordu: Artık korkmuyordu.

İçinde yalnızca sağlam bir inanç vardı. Yıkılan ne varsa boşuna yıkılmamıştı. Bazı şeyler, insanın altında ezilmesi için değil, içinden çıkıp yeniden yürümeyi öğrenmesi için çökerdi.

Bir gün eve dönerken bir kitapçının vitrinindeki afiş gözüne ilişti:

“Kadın yöneticiler için proje yönetimi: Kendin olarak kalırken kariyerini nasıl kurarsın?”

Durdu. Yazıyı bir süre izledi.

Sonra içeri girip kursa kaydoldu. Öylece. Büyük planlar yapmadan, kimseye danışmadan, sadece içinden geldiği için.

Bahar geldiğinde, bir zamanlar Mehmet’le buluştuğu o kafenin önünden geçiyordu.

Artık kar yoktu. Islak asfaltın kokusu havaya karışmış, ılık bir rüzgâr sokak aralarından usulca esmeye başlamıştı.

Elinde sütlü kahvesi vardı. Aklında ise yeni bir projenin taslağı.

Yanından genç bir çift geçti; gülüşerek, birbirlerine sokularak yürüyorlardı.

Ayşe arkalarından baktı. Ve o anda, beklemediği kadar sade bir gerçeği fark etti: İçinde artık sızı yoktu.

Hayat bir gecede değişmemişti. Sadece artık ona yabancı gelmiyordu.

O akşam eve döndüğünde dolabın alt rafındaki eski kutuyu çıkardı. İçinde mektuplar, biletler, fotoğraflar vardı. Bir zamanlar saklamaya kıyamadığı ne varsa, hepsi o kutunun içinde sessizce bekliyordu.

Hepsini tek tek elden geçirdi. Sonra özenle, acele etmeden çöpe attı.

Ne ağladı ne de içinde acı kabardı.

Pencere pervazında duran iki kaktüse baktı. Büyümüşlerdi. Hatta çiçek bile açmışlardı.

Ayşe gülümsedi ve kısık sesle fısıldadı:

— Aferin size. Dayanıyoruz işte.

Işığı kapattı, yatağına uzandı. Uzun zamandan sonra ilk kez, zihnini kemiren düşünceler olmadan, kimseye kendini kanıtlama ihtiyacı duymadan uykuya daldı.

Her şeyin, sonunda olması gerektiği yöne aktığını hissediyordu.

Ve içinde, en derin yerde, nihayet sessizlik vardı.

Şükrüye'nin Penceresinden