— O hâlde hazır sayılırsın. Bunu gerçekten görmüyor musun?
Elif bir süre hiç konuşmadan ona baktı. Mert’in sesinde beklediği şeyi, yani destek duygusunu bulamadığını o anda bütün açıklığıyla anladı. Söylediği şey “Sana güveniyorum” değildi; daha çok, “Bu iş işimize yarar” anlamına geliyordu.
— Biraz zamana ihtiyacım var, dedi.
Mert sandalyesine yaslandı.
— Peki. Ama aklında bulunsun, böyle teklifler insanın kapısını iki kere çalmaz.
Ertesi sabah telefon sesiyle başladı. Arayan Mert’in annesiydi. Elif banyoda dişlerini fırçalıyordu; Mert ise salonda öyle yüksek sesle konuşuyordu ki, sanki özellikle onun da duymasını istiyordu.
— Evet anne, tabii. Merak etme, ben hallederim. Elif de kabul eder zaten, başka ne yapacak?
Elif ağzındaki köpüğü lavaboya tükürdü ve olduğu yerde donakaldı.
“Başka ne yapacak?”
Bu söz, içinde yankılanıp durdu.
Mutfakta başlayan tartışma aslında yeni değildi; yalnızca uzun zamandır birikenlerin devamıydı. Daha önce de her şey söylenmişti belki, fakat kimse gerçekten duymamıştı.
Sonunda Mert gözlerini kaçırarak konuştu:
— Tamam, anladım. Yardım etmek istemiyorsun. Etme o zaman.
— Ben senin artık anneni sürekli aramıza sokmaktan vazgeçmeyi istemeni bekliyorum, dedi Elif. — Bütün mesele bu.
Mert ona yorgun, umudunu kesmiş bir ifadeyle baktı; sanki karşısında ne söylese anlaşamayacağı biri vardı.
— Elif, sen her şeyi gereğinden fazla karmaşık hâle getiriyorsun.
Elif masadan kalktı.
— Sen de her şeyi fazla basite indiriyorsun. Belki de bu yüzden hep aynı yerde sayıyoruz.
Odaya geçti ve kapıyı arkasından kapattı. Telefonunu eline aldı, müdürüyle olan yazışmayı açtı. Aynı mesajı üçüncü kez yazıp siliyordu:
“Teklifi kabul ediyorum. Pazartesiden itibaren göreve başlamaya hazırım.”
Parmağı gönder tuşunun üzerinde bir an asılı kaldı. Derin bir nefes aldı ve bastı.
Ekran kısa bir ışıkla parladı. Sonra sessizlik çöktü.
Mutfaktan tabak çanak sesleri geliyordu. Mert büyük ihtimalle yine annesiyle konuşuyordu.
Elif pencerenin yanında durdu ve belki de insanın gerçekten büyümesinin böyle bir şey olduğunu düşündü.
Diploma aldığı gün değil. Evlenirken de değil. Yeni görevi kabul ettiğinde bile değil.
Asıl şimdi; ilk kez açıkça “hayır” diyebildiği anda.
— Burası çalışma odası mı, panayır yeri mi? diye kapıdan bir ses yükseldi; içerideki uğultu bir anda kesildi.
Elif yeni odasının eşiğinde duruyordu. Kolunun altında dosyalar vardı, yüzünde de heyecanını gizlemeye çalışan gergin bir gülümseme. Pazarlama biriminin yöneticisi olarak ilk günüydü ve daha ilk dakikalarda üç çalışanı bir müşteri taslağı yüzünden yüksek sesle tartışırken bulmuştu; biri konuşurken diğeri sözünü kesiyor, herkes aynı anda kendini haklı çıkarmaya çalışıyordu.
Pencere kenarında duran gözlüklü genç kadın hemen toparlandı.
— Kusura bakmayın, sadece birkaç ayrıntıyı netleştiriyorduk.
Elif masasına doğru ilerledi.
— Ayrıntılar toplantı odasında konuşulur. Şimdi burada sakinlik istiyorum. Teslim tarihi yarın. Birbirimizle çekişmeye ayıracak vaktimiz yok.
Odanın havası bir anda ağırlaştı. Birkaç saniye boyunca herkes ona baktı; bakışlarda merak da vardı, temkin de, hatta az da olsa kuşku. Sonra çalışanlardan biri alçak sesle mırıldandı:
— Başladık yine. Yeni gelen süpürge…
Elif hiçbir karşılık vermedi. Bilgisayarını açtı, önündeki raporları incelemeye koyuldu.
On dakika geçmeden odada tam bir sessizlik hâkim olmuştu.
Öğleye doğru Elif, devraldığı ekibin pek de birbirine kenetlenmiş bir topluluk olmadığını anlamıştı.
Birimde on iki kişi çalışıyordu ve neredeyse yarısı, o koltukta Elif’in değil de Merve’nin oturması gerektiğine inanıyor gibiydi. Merve uzun boylu, dikkat çeken, ölçülü konuşan, her zaman iş kadını soğukkanlılığı taşıyan biriydi. Herkesten önce o şirkette çalışmaya başlamıştı; müşterileri tanıyor, büyük projelerin yükünü sırtlanıyor ve olup bitenlere karşı fazlasıyla mesafeli görünüyordu.
Öğle arasından sonra kapıdan başını uzattı.
— İstersen yürürlükteki bütün sözleşmeleri sana gösterebilirim, dedi. — Hangi iş nerede, en azından genel tabloyu görmüş olursun.
— Çok iyi olur, diye yanıtladı Elif. — Üçten sonra uygunum. O saate kadar bunları bitirmiş olurum.
— Tamam. Merve başını salladı, fakat hemen gitmedi. Sanki eklemek istediği başka bir şey vardı. — Yalnız… yanlış anlama, olur mu? Burada işler uzun zamandır belli bir düzende yürüyor. Yukarıdakiler ise çoğu zaman yeni bir yönetici gelince her şeyin bir anda değişeceğini sanıyor.
Elif sakinliğini bozmadan karşılık verdi:
— Bakacağız. Benim için önemli olan, işin düzgün yürümesi.
Merve çıktıktan sonra Elif nihayet omuzlarını bıraktı ve uzun, yorgun bir nefes verdi. Onların gözünde dışarıdan gelmiş biri olduğunu çok net hissediyordu.
Ve bu “yabancı” olma duygusuna fazlasıyla aşinaydı; önce evde, şimdi de iş yerinde.
Akşam olduğunda başı uğuldamaya başlamıştı. Binadan çıkınca soğuk Ankara havasını ciğerlerine doldurdu. Ekim sonu yaklaşıyordu; dökülmüş yapraklar kaldırıma ıslak ıslak yapışmış, sokak lambalarının ışığı su birikintilerinde titrek yansımalar bırakmıştı.
Telefonu cebinde titredi. Ekranda “Mert” yazıyordu.
Açmadı. Bekleyebilirdi. Henüz hiçbir şey için hazır hissetmiyordu kendini.
Ağır adımlarla metroya doğru yürümeye başladı.
Yol boyunca büfelerin, küçük lokantaların, sonbahar indirimleriyle dolu vitrinlerin önünden geçti. İnsanlar aceleyle ilerliyor, ellerinde poşetler taşıyor, bir yerlerden yüksek bir kahkaha yükseliyordu. Elif’in içinde ise yalnızca boşluk ve sessizlik vardı.
Akşam, evde — eğer tek odalı bu kiralık dairenin bir köşesine gerçekten ev denebilirse — su ısıtıcısını çalıştırdı ve pencerenin yanına oturdu. Küçücük bir mutfak, pencere önünde hafta sonu aldığı birkaç kaktüs… Hiç olmazsa canlı bir şeyler bulunsun istemişti.
Telefonuna yeni bir mesaj düştü.
Mert: “Annem maaşını ne zaman alacağını soruyor. Doğalgaz faturasını yatırmak gerekiyor.”
Elif ekrana uzun uzun baktı. Sonra mesajı hiçbir şey yazmadan sildi.
Cevap vermedi.
Sonraki günler nefes aldırmayacak kadar yoğundu. İşe herkesten önce geliyor, ofisten en son o çıkıyordu. Tabloların üzerinde saatlerce eğiliyor, eski raporları karıştırıyor, müşteri yazışmalarını yeniden düzenliyordu.
Pazartesi günü genel müdür onu odasına çağırdı.
— İşe sıkı sarıldığını görüyorum, dedi. — Güzel. Ama ekibi fazla zorlamamaya dikkat et, olur mu? Kaan’ın ayrılmasından sonra herkes zaten gergin.
— Anlıyorum, dedi Elif.
— Esas mesele şu: Her şeyi hemen değiştirmeye kalkma. Önce kimin nasıl çalıştığını, neye gücünün yettiğini gözlemle. Sonra kararını verirsin.
Elif başını salladı; ama içten içe bekleyecek zamanı olmadığını biliyordu. Müşteriler, raporlar, teslim tarihleri, gecikmiş işler… Hepsi aynı anda omuzlarına yüklenmişti.
İlk iki hafta doğru düzgün yemek bile yiyemedi. Günleri çoğu zaman çay, kahve ve makineden alınmış kuru sandviçlerle geçiyordu.
Merve ise giderek daha sık, kapısını sözde yol gösteren öğütleriyle çalmaya başlamıştı.
