“Senin derdin ancak dizilerin!” diye bağırdı kocası, Ayşe ellerini yumruk yaptı

Hikâyeler
İhmal, utanç verici bir yara gibi kanıyor.

— Hemen git, annemi yıka! Bakıma muhtaç kadın, sen burada oturmuş televizyona bakıyorsun! — diye homurdandı kocası.

— Ne dikiliyorsun öyle heykel gibi? Beni duyuyor musun, duymuyor musun?

Ayşe irkilerek kendine geldi. Mehmet’in sesi, sessiz bir odada aniden çarpılan kapı gibi kulaklarında patlamıştı. Gözlerini ekrandan ayırdı; dizinin yeni kahramanı, paramparça olmuş bir aşkın ardından ağlayıp duruyordu. Sonra kocasını gördü: yüzü kızarmış, üstü başı dağınık, iki kaşının arasına yerleşmiş o hiç silinmeyen çizgiyle karşısında duruyordu.

— Hemen annemin yanına git, yıka onu! Kadın bakıma ihtiyaç duyuyor, sen ise televizyonun karşısına geçmişsin! — diye yeniden söylendi. Bir yandan da askılıktan eski montunu çekip aldı.

Dışarıda kış bütün ağırlığıyla dönüp duruyordu. Kar, inatçı ve sık taneler hâlinde yağıyor; ıslak pullar gibi cama yapışıyordu. Ocak aylarında hep olduğu gibi hava erken kararmıştı. Karşı apartmanların pencerelerinden sızan ışık, nedense olduğundan daha sarı, neredeyse turuncu görünüyordu; sanki o yabancı duvarların ardında ocaklar yanıyor, sıcak börekler pişiyordu.

Ayşe kanepeden ağır ağır kalktı. Bacakları uyuşmuştu; kırk dakikadır, belki daha uzun süredir aynı biçimde oturuyordu. Odanın içinde kavrulmuş soğan kokusu asılı kalmıştı. Bir de başka bir koku vardı. Hastane kokusu mu? Hayır, daha çok yaşlılık kokusuydu bu. Kayınvalidesi son aylarda böyle kokmaya başlamıştı.

— Az önce yanından geldim, — dedi alçak sesle. — Çarşaflarını değiştirdim, ilaçlarını verdim…

— Tabii, değiştirmişsindir, — diye alayla tekrar etti Mehmet. — O hâlde niye beni arayıp “kimse uğramıyor” diye yakınıyor? Neden altı ıslak yatıyor?

— Mehmet…

— Bana “Mehmet” deyip durma! Annem gözümün önünde eriyor, senin umurunda bile değil! Senin derdin ancak dizilerin!

Ayşe ellerini yumruk yaptı. İçinde sıcak, rahatsız edici bir şey kabarıyordu; sanki göğsünün ortasında su kaynamaya başlamıştı. Ona bağırmak istedi. Üç aydır doğru dürüst uyumadığını, gecenin bir vaktinde bile kalkıp yaşlı kadının yanına gittiğini, her gün çarşaf yıkadığını, en son ne zaman bakkal ya da eczane dışında bir yere amaçsızca çıktığını bile hatırlamadığını haykırmak istedi. Kendi hayatının bir yerlerde kaybolduğunu, birbirinin kopyası günlerin içinde eriyip gittiğini söylemek geçti içinden.

Ama sustu.

Mehmet çoktan botlarını giymeye başlamıştı, çıkmaya hazırlanıyordu. Nereye gidecekti? Büyük ihtimalle garaja. Öfkelendiği zaman hep oraya giderdi. Orada kendine ait uğraşları vardı: vidalar, somunlar, bitmek bilmeyen araba tamirleri, zaten çalışmayan o eski araba… Orası onun özgürlüğüydü. Küçük, yağ ve tütün kokan ama yalnızca ona ait bir sığınak.

— Git tabii, — dedi Ayşe, sözlerini onun arkasından fırlatır gibi. — Koş annenin yanına.

Adam döndü. Yüzünde bu kez öfkeden başka bir ifade belirmişti. Belki şaşkınlık, belki de inanamazlık.

— Ne dedin sen?

— Duyduğunu söyledim. Sen git. Madem ben her şeyi yanlış yapıyorum, sen yıka. Benim gücüm kalmadı artık.

“Gücüm kalmadı” sözü, içinde yaşananların yanında tuhaf derecede basit kalmıştı. Yorulmak; uzun süre ayakta durunca, pazardan ağır çantalar taşıyınca olurdu. Bu ise bambaşka bir şeydi. Sanki biri gün gün, yavaş yavaş içindeki havayı çekmiş; geriye neredeyse bomboş bir kabuk bırakmıştı.

Mehmet kapının yanında dikildi. Yüzü giderek karardı.

— Sen iyice haddini aştın, — dedi. — İyice. Bana ne yapacağımı söylemeye hakkın olduğunu mu sanıyorsun? Hem de benim evimde?

— Senin evinde mi? — Ayşe bir adım yaklaştı. — Mehmet, ben bu evde yirmi üç yıldır yaşıyorum. Tam yirmi üç yıl! Annen beni hiçbir zaman sevmedi, bunu sen de biliyorsun. Hep sana layık olmadığımı söyledi. Daha iyisini bulabileceğini söyleyip durdu.

— Ee, ne olmuş? Yaşlı kadın, hasta…

— Otuz yaşındayken de böyleydi, kırk yaşındayken de. Hep böyleydi. Sen görmedin sadece. Çünkü onun oğlusun.

Mehmet üzerine doğru bir adım attı, gövdesiyle onu gölgede bıraktı. Ayşe, kocasının kolonyasının kokusunu duydu; ucuz, keskin bir koku. Yirmi yıl önce, yeni evliyken de aynı kokuyu sürerdi.

— Annem hakkında böyle konuşmaya cesaret etme.

— Yoksa ne olur? — Ayşe’nin sesine öfkenin keskinliği karıştı. — Ne yaparsın Mehmet? Bana vurur musun? Kapının önüne mi koyarsın?

Sessizlik çöktü. Dışarıda rüzgâr uğulduyor, karı evlerin arasında savurup duruyordu. Aşağı katlardan birinde apartman kapısı çarptı, birinin kahkahası duyuldu; sesler kış karanlığında hızla eriyip kayboldu.

— Seni tanıyamıyorum, — dedi kocası, bu kez daha kısık bir sesle. — Sana ne oldu böyle?

Ayşe dudaklarını kıpırdattı; gülümsemesi kuru, sevinçten uzak bir çizgiden ibaretti.

— Bana mı? Sen önce kendine bak. En son ne zaman bana “Nasılsın?” diye sordun? Ne hissettiğimi merak ettiğin bir günü hatırlıyor musun? Bu aylar içinde bir kez olsun? Eve geliyorsun, hazırladığım yemeği yiyorsun, her şeyin tertemiz ve hazır olmasını bekliyorsun; sonra da garajına gidiyorsun. Ya da ben annenle uğraşırken televizyonun karşısına geçip oturuyorsun.

— Ben çalışıyorum! Parayı ben kazanıyorum!

— Ben de burada dinleniyorum yani, öyle mi? Tatil yapıyorum, öyle mi?

Şükrüye'nin Penceresinden