Mehmet’in çenesi kilitlenir gibi oldu. Eli bir an havada titredi; istemsiz bir hareketti bu, sanki bir şeye uzanacak, belki de vuracakmış gibi… Ama kendini tuttu. Hiçbir şey söylemeden arkasını döndü, koridora çıktı ve doğruca annesinin odasına yöneldi.
Ayşe kapının yanında öylece kaldı. Parmakları titriyordu. Bütün bedeni sanki ağır, buz gibi bir kurşunla doldurulmuştu. Duvara yaslandı, gözlerini kapadı.
Daha ne kadar sürecekti bu? İnsan daha ne kadar susabilir, ne kadar eğilebilir, ne kadar dayanabilirdi?
Aklı, Mehmet’i ilk gördüğü güne kaydı. Pazar yeriydi; sonbaharın çamuru ayakkabılara yapışıyordu. Ağır poşetleri durağa kadar taşımasına yardım etmişti. Geniş, çocuksu bir gülümsemesi vardı. Gözlerinde canlı, içten bir parıltı… “Seni kimseye ezdirmem,” demişti o gün. İlk ayrılık anından önce de alnına usulca bir öpücük kondurmuştu.
Peki şimdi neredeydi o adam? Ne zaman, hangi köşede kaybolmuştu?
İçeriden Mehmet’in boğuk sesi duyuldu. Annesine bir şeyler söylüyordu. Yaşlı kadın da zayıf, yakınan bir tonla karşılık veriyordu. Ayşe kelimeleri seçemedi ama sesin anlamını gayet iyi biliyordu: kayınvalidesi yine şikâyet ediyordu. Her zamanki gibi.
Salona döndü, televizyonu kapattı. Kanepeye çöker gibi oturdu ve ellerine baktı. Cildi kurumuştu, damarları belirginleşmişti. Parmakları çamaşırdan, temizlikten kızarmıştı. Yüzük parmağında ince alyansı duruyordu; yılların yıprattığı, parıltısı azalmış bir halka.
Daha ne kadar?
Bir süre sonra kayınvalidesinin odasının kapısı açıldı. Mehmet dışarı çıktı. Yüzünde okunacak hiçbir ifade yoktu.
— Gerçekten ıslanmış, dedi. Üstünü değiştirdim.
Ayşe başını hafifçe salladı. Tartışacak gücü kalmamıştı.
Mehmet boğazını temizledi.
— Bak… Belki de bir şeyleri değiştirmemiz gerekiyordur. Bir bakıcı tutmayı düşünebiliriz. Parayı nasıl ayarlayacağımıza bakarım.
Ayşe ona baktı. Bu sözlerin içinde ne bir özür vardı ne de onu anlama çabası. Sadece bir meseleyi kapatma isteği vardı; hızlıca, kolayca, bir daha önlerine gelmeyecek biçimde.
— Düşün, dedi kısaca.
Mehmet bir müddet daha orada dikildi. Sanki Ayşe’den başka bir şey, belki yumuşak bir söz bekliyordu. Beklediğini bulamayınca kapıya yöneldi.
— Garaja gidiyorum. Geç gelirim.
Kapı sertçe kapandı. Ayşe evde tek başına kaldı.
Dışarıda kış, bembeyaz ince işlemeler gibi camlara tutunuyordu. Şehir karın altında sessizleşmiş, kalın bir örtüye bürünmüştü. İşte o sessizliğin içinde, o beyaz ve ağır suskunlukta Ayşe bir şeyi bütün açıklığıyla kavradı: Bir şey değişmeliydi. Mutlaka değişmeliydi.
Yalnız henüz neyin değişeceğini bilmiyordu.
Sabah kapı ziliyle irkildi. Keskin, ısrarcı bir çalıştı bu; gelen kişinin gitmeye hiç niyeti olmadığı belliydi. Ayşe saate baktı: yediydi. Mehmet çoktan işe çıkmıştı. Onu uyandırmadan, her zamanki gibi.
Üzerine sabahlığını geçirdi, aceleyle kapıya gitti. Deliğe gözünü dayayınca tanıdık bir siluet gördü: kayınvalidesinin kardeşi Fatma. Tıknaz yapılı, kızıl boyalı saçları olan, yüzünden memnuniyetsizlik hiç eksilmeyen bir kadındı.
— Geliyorum, geliyorum, diye mırıldandı Ayşe ve sürgüyü çekti.
Fatma eve adeta bir fırtına gibi daldı. Selam vermeye bile tenezzül etmedi. Ardından kızı Merve içeri süzüldü; otuz yaşındaydı ama daha yaşlı gösteren, keskin yüz hatlı, gözlerinde kötü niyetli bir pırıltı taşıyan bir kadındı.
— Emine nerede? diye sordu Fatma, daha koridordayken kabanını çıkarıp şifonyerin üstüne fırlatarak.
— Uyuyor. Gece çok fenalaştı, doktorun verdiği uyku ilacından verdim…
— Uyku ilacı mı? Fatma ellerini birbirine vurdu. Aklını mı kaçırdın sen? Öyle kafana göre ilaç verilmez! Sen doktor musun?
Ayşe yutkundu. İçinde, uzun zamandır derinlere bastırmayı öğrendiği o sıcak öfke yine kabarmaya başlamıştı. Patlamamak için dişlerini sıktı.
— Doktor yazdı. Reçetesi de duruyor…
— Göster o zaman!
Merve ince, rahatsız edici bir kahkaha attı. Ayşe’den izin almadan mutfağa girdi ve hemen dolap kapaklarını açıp kapamaya başladı.
— Burası da pek dağınıkmış. Lavabodaki tabaklar da kirli duruyor.
— Dün geceden kaldı, diye açıklamaya başladı Ayşe; oysa açıklama yapmak zorunda olmadığını gayet iyi biliyordu. Ancak dilinin ucuna alışkanlıkla savunma cümleleri gelmişti. Gece ikiye doğru yatabildim, fırsatım olmadı…
— Fırsatın olmadı demek! diye alay etti Fatma. Emine orada hasta hasta yatarken, senin fırsatın olmamış! Mehmet dün beni aradı, her şeyi anlattı. İyice başına buyruk olmuşsun. Annesi canıyla uğraşırken sen televizyon karşısında keyif çatıyormuşsun!
— Öyle bir şey yok…
— Bana karşılık verme! Fatma bir adım daha yaklaştı. Ayşe, kadının ağır ve baygın kokulu ucuz parfümünü duydu. Ben senin ablama nasıl davrandığını uzun zamandır görüyorum. Daha en başından belliydi. Onu sevmiyorsun. Sana sadece yük geliyor!
— Üç aydır ona ben bakıyorum! Gece gündüz başındayım!
— Demek ki iyi bakamıyorsun, diye mutfaktan Merve’nin sesi geldi. Ağzı doluydu. Ayşe dehşetle onun dün akşamdan kalan böreği bulduğunu, ısıtmeye bile gerek duymadan yemeye başladığını fark etti.
Merve bir lokmayı daha ağzına atarken, alaycı bakışlarını koridordan Ayşe’ye çevirdi. Sonra sanki en ağır hükmü vermeye hazırlanıyormuş gibi dudaklarını büzdü; ağzından Emine’nin adı dökülmek üzereydi.
