ATM, kartı keskin ve sinir bozucu bir ötüşle geri itti. Ekranda, her zamanki “paranızı alınız” uyarısı yerine kırmızı harflerle işlemin reddedildiği yazıyordu.
Fatma bir an gözlerini kırpıştırdı. Birden başında ağırlaşan, içini bunaltan kürk şapkasını düzeltti. Bu mutlaka bir yanlışlıktı. Başka açıklaması olamazdı. Bugün ayın on altısıydı; gelininin ona düzenli olarak para gönderdiği gün. Ayşe buna “destek” diyordu, ama Fatma çoktan bunu başka türlü görmeye başlamıştı: Mehmet gibi bir oğul yetiştirmenin karşılığı, hakkı olan bir ödeme.
Kartı yeniden yuvaya soktu. Deri eldivenlerinin içindeki parmakları tuşların üzerinde kaydı.
Yetersiz bakiye.
Arkasından sabırsız bir nefes sesi yükseldi.

— Hanımefendi, daha çok sürecek mi? Sıra bekliyoruz burada.
Fatma sertçe döndü, kapüşonlu gence yukarıdan aşağıya soğuk bir bakış attı.
— Biraz sabretmeyi öğren! Makine bozuk işte.
Sonra bankamatiğin önünden çekilip mağazanın vitrinine doğru yürüdü, telefonunu çantasından çıkardı. Arama sesi gidiyor, fakat kimse açmıyordu. Ne Ayşe ne de Mehmet.
— Siz durun bakalım, — diye dişlerinin arasından tısladı; içinde kabaran kırgınlık öfkeye dönüşüyordu. — Bana ulaşılmaz olmayı göstereceksiniz ha? Bugün manikür randevum var, siz de bütün günümü mahvediyorsunuz.
Oğlunun evine varması kırk dakikayı buldu. Takside, cebindeki son nakit parayı harcarken yol boyunca kendi kendini iyice doldurdu. Kapıdan girer girmez söyleyeceklerini zihninde tek tek sıraladı. Ayşe’nin nasıl mazeret bulmaya çalışacağını, Mehmet’in de suçlu suçlu gözlerini kaçıracağını hayal etti. Büyük ihtimalle unutmuşlardı. Gençlik işte, akılları bir karış havadaydı. Ama merak etmesinlerdi, Fatma onlara hatırlatmasını bilirdi.
Kapıyı Ayşe açtı.
Fatma sesini yükseltip söze başlamak için derin bir nefes aldı, fakat gördüğü manzara karşısında kelimeler boğazında kaldı. Gelininin hâli berbat görünüyordu. Her zaman derli toplu olan Ayşe, şimdi Mehmet’in eski bir tişörtünü giymişti; saçları gelişigüzel toplanmış, yüzü çökmüş, bakışları donuklaşmıştı. İnsanın içine sıkıntı veren bir hâli vardı.
— Siz misiniz? — dedi Ayşe. Sesi, yağsız kalmış bir kapı menteşesi gibi kuru ve çatallıydı. — Aramayı denemediniz mi?
— Aradım elbette! — Fatma kararlı adımlarla eşiği geçti, omzuyla gelinini hafifçe yana iterek içeri süzüldü. Her zamanki taze kahve kokusu yerine burnuna ilaç ve kapalı kalmış oda havası çarptı. — İkiniz de beni görmezden geliyorsunuz. Neler oluyor burada? Kart neden bomboş? Mağazada herkesin içinde rezil oldum!
— Mutfağa geçin, — dedi Ayşe, kayınvalidesine bakmadan kapıyı kapatırken. — Mehmet şimdi gelir.
Mutfak darmadağındı. Masanın üzerinde yıkanmamış fincanlar yığılmış, kâğıtlar etrafa saçılmış, ilaç kutuları bir köşede birikmişti. Fatma yüzünü buruşturarak sandalyenin üstündeki kırıntıları eliyle silkeledi ve paltosunun düğmelerini bile açmadan oturdu.
— Bekliyorum. Bu arada benim de işlerim var.
Ayşe karşısındaki tabureye çöker gibi oturdu. Bitkinliği her hâlinden okunuyordu.
— Artık size para gönderilmeyecek, Fatma.
— Ne dedin? — Kayınvalidesi gergin bir kahkaha attı. — Bu bir şaka mı? Hiç komik değil.
— İşten ayrıldım. Bir hafta önce.
— Ayrıldın mı? Hem de öyle bir işten? Aklını mı kaçırdın sen? Konut krediniz var, çocuk okula başlayacak! Mehmet tek başına mı canını dişine takıp çalışacak?
— Mehmet biliyor. Bu kararı birlikte aldık. Doktor çok açık konuştu.
