Ya işten ayrılacaktım ya da bedenim tamamen çökecekti. Daha otuz beş yaşındayım ama sağlığım darmadağın.
Fatma dudaklarını ince bir çizgi hâline getirdi. İçinden bir an için acıma geçmedi değil; fakat kendi kırgınlığı, o zayıf merhametin önüne hemen set çekti.
— Aman, abartıp durma, — diye homurdandı. — Neymiş, fenalaşmış da bilmem ne. Biz doksanlarda cebimizde kuruş olmadan çocuk büyüttük, yine de ayakta kaldık. Seninki tembellik, Ayşe. Benim oğlan seni fazla el üstünde tuttu.
Ayşe başını kaldırmadan, gözlerini masanın üzerindeki desene dikerek konuştu:
— Bundan sonra tek maaşla geçineceğiz. Her şeyi kısmamız gerekecek. Size gönderdiğimiz para da buna dâhil. Zaten emekli maaşınız var.
— Emekli maaşı mı! — Fatma iki elini birden havaya kaldırdı. — Onunla ne alınır sanıyorsun? İki ekmek, biraz süt, bitti! Ben insan gibi yaşamaya alıştım. Vitaminim var, tedavilerim var, kontrollerim var. Üstelik ben anneyim! Buna hakkım var!
Tam o sırada mutfağın kapısında Mehmet belirdi. Ev pantolonu üzerindeydi, sakalı uzamış, gözlerinin altı yorgunluktan çökmüştü. Hiçbir şey söylemeden Ayşe’nin arkasına geçti; iki elini karısının omuzlarına usulca koydu.
— Anne, lütfen başlama.
— Ben başlamıyorum, aklınızı başınıza getirmeye çalışıyorum! — Fatma bu kez oğluna döndü. — Mehmet, bari sen bir şey söyle. Hanımefendi evde oturmaya karar verdi diye annen bir kenara mı atılacak?
— Anne, para yok.
— Nasıl yok? Çalışmıyor musun sen?
— Ayşe’nin toparlanması için yaptığımız masrafların borçlarını kapatıyoruz. Bir de… — Mehmet derin bir nefes aldı, sesi ağırlaştı. — Senin her isteğini artık karşılayamayız. Bu yardım olmaktan çıktı anne. Bu düpedüz seni geçindirmek oldu.
— Beni geçindirmek mi? — Fatma’nın yüzüne ateş basmıştı. — Vay nankör vay! Ben ömrümü sana verdim. Sana üvey baba getirmeyeyim diye bir daha evlenmedim. Şimdi kalkmış, bana bir lokma ekmeği mi çok görüyorsun?
Ayşe bu kez başını kaldırdı. Sesi alçaktı ama titremiyordu.
— Size gönderdiğimiz paralar taksilere, lokantalara, yeni çantalara gidiyordu. Ben o sırada yıllanmış kıyafetlerle idare ediyordum.
— Benim paramı sayma! — diye bağırdı Fatma. — O para benimdi!
— Hayır, Fatma Hanım. O para benimdi. Sinir damlalarını avuç avuç yutarak kazandığım paraydı.
Fatma birden ayağa fırladı.
— Kartı geri ver! İçinde para olmasa bile o benim eşyam. Onunla ne yapacağıma ben karar veririm!
Elini uzattı. Ayşe cebinden banka kartını çıkardı, bir süre parmaklarının arasında çevirdi.
— Ver kartımı! Alıştım ben ona! — Fatma’nın sesi mutfağın duvarlarında yankılandı.
Ayşe gözlerini kayınvalidesine dikti. Bakışlarında artık eski boyun eğmişlikten eser yoktu.
— Hayır.
— Ne demek hayır? Mehmet, duyuyor musun? Benim kartıma el koyuyor!
Mehmet masaya doğru bir adım attı. Fakat kartı almak yerine cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı ve annesinin önüne bıraktı.
Sarımtırak makbuz, muşambanın üzerinde ikisinin arasına düştü. Fatma olduğu yerde dondu. Gözleri, tanıdık satırlara takılıp kaldı: Altın zincir, 15 gram. Teslim eden: F. Yılmaz.
Mutfakta ağır, boğucu bir sessizlik yayıldı.
— Bunu… nereden… — diye kısıldı sesi.
— Buldum, — dedi Mehmet. Sesinde ne öfke vardı ne de şaşkınlık; sadece bomboş bir yorgunluk. — Üç ay önce. Çantanda yazlığın anahtarlarını aramamı istemiştin. Hatırlıyor musun? O zaman elime geçti.
Fatma istemsizce geri çekildi.
— Mehmet, ben… Ben açıklayabilirim…
— Ayşe’nin kolyesinin kaybolduğu gün, — diye sürdürdü Mehmet. — Babasının ona hediyesiydi. O gün bizdeydin. Dolaptaki eşyaları düzenlemeye yardım ediyordun.
