— Sağır mı oldun sen?! Düğün diyorum, düğün! Bizim evde! Bir ay sonra! — Mehmet, hâlâ montunu çıkarmamış, iki elinde alışveriş poşetleriyle salon kapısında dikiliyordu. Karısına, sanki dünyanın en sıradan haberini vermiş gibi bakıyordu. — Fatma evleniyor. Biz de ona yardım edeceğiz. Konu kapandı.
Ayşe, dizüstü bilgisayarın ekranından başını hemen kaldırmadı. Kanepede bacaklarını altına toplamış oturuyordu. O sırada parmağı “Gönder” tuşunun üzerinde asılı kalmıştı. Dere Caddesi’ndeki yeni dairenin kira sözleşmesi doldurulmuş, elektronik imzayla onaylanmış, yalnızca tek bir dokunuşu bekliyordu.
Tek bir dokunuş.
Ayşe bilgisayarın kapağını usulca indirdi.
— Hoş geldin, — dedi, sesi dümdüzdü.

Mehmet mutfağa geçti. Poşetler masaya gürültüyle bırakıldı, cam kavanozlar birbirine çarpıp şıngırdadı. Biraz sonra montsuz hâlde salona döndü; avuçlarını birbirine sürtüyor, sanki az önce büyük bir meseleyi kökünden çözmüş bir adamın rahatlığını taşıyordu.
— E, ne diyorsun? Dediğimi duydun, değil mi?
— Duydum, — Ayşe dizüstü bilgisayarı dikkatle sehpanın üzerine koydu. — Ayrıntısını anlat.
Fatma, Mehmet’in küçük kız kardeşiydi; bir odaya girdiğinde odayı olduğundan daha dar hissettiren insanlardandı. Yirmi sekiz yaşındaydı. Sesi haber sunucuları kadar keskin ve kendinden emin, bakışları ise daima hafif kısılmış, tartan bir ifadeye sahipti. Bir şey rica etmezdi; kararını bildirirdi. İlginç olan, çevresindekilerin çoğu zaman buna itiraz etmeden boyun eğmesiydi. Ayşe bile… Oysa yedi yıllık evlilik boyunca bu aileyi ezberlemişti: alışkanlıklarını, ima ettiklerini, sustuklarında bile ne demek istediklerini.
Damat adayı Ali, Fatma’nın hayatına sekiz ay önce girmişti. Şubat ayındaki aile yemeğinde neredeyse hiç konuşmamış, önündeki yemeğe de pek dokunmamıştı. Buna karşılık evi, duvarları, koridoru ve salonun düzenini fazlasıyla dikkatli incelemişti. Ayşe o gün bunu çekingenliğine yormuştu. Sonradan düşündüğünde, belki de mesele çekingenlik değildi.
Mehmet salonun içinde bir ileri bir geri yürüyerek anlatmaya başladı:
— Küçük bir düğün istiyorlar. Kırk kişi kadar. Lokanta çok pahalı, salon tutmak da öyle. Bizim ev geniş sayılır. Masalar kurulur, müzik ayarlanır, olur biter…
— Kırk kişi, — diye tekrarladı Ayşe.
— Belki azıcık daha fazla. Fatma yaklaşık dedi.
— “Yaklaşık” dediğin kaç oluyor?
Mehmet yürümeyi bıraktı.
— Ayşe, Allah aşkına, kardeşim bu. İnsan bir kere evleniyor.
Ayşe ona baktı. Sonra sehpanın üzerindeki bilgisayara çevirdi gözlerini. Ardından yeniden Mehmet’e döndü.
İçinde bir yer, çok sakin ama bıçak gibi net bir sesle fısıldadı: İşte bu.
Ertesi gün Fatma kapıya geldi. Elbette önceden haber vermemişti; her zamanki gibi. Sanki başkasının evi, herkesin girip çıkabileceği bir geçitmiş gibi davranıyordu. Elinde çıktılarla dolu kalın bir dosya vardı. Ayşe kapıyı açtığında yüzünden önce o dosyayı gördü.
— Ben her şeyi düşündüm, — dedi Fatma, selam vermeye gerek duymadan. Ardından doğruca salona geçti.
Ali eşikte bir an durakladı. Ayşe’ye gülümsedi; nazik, hatta gereğinden fazla nazik bir gülümsemeydi bu. İnsanın üzerine palto gibi geçirdiği türden: sıcak görünür ama sana ait değildir.
— Buyurun, geçin, — dedi Ayşe.
Masaya oturdular. Fatma dosyayı açtı. İçinde dekorasyon sitelerinden alınmış görseller, yemek listeleri, masa yerleşim planları vardı. Üstelik bütün bunlar, kendisinin yaşamadığı bir eve göre hazırlanmıştı.
— Şuraya bak, — diyerek parmağını çizimin üzerine bastırdı Fatma. — Kanepeyi kaldırıyoruz, buraya altışar kişilik üç masa koyuyoruz. Şu tarafa da ikram tezgâhı kurulabilir, kiralanıyor zaten. Yemek organizasyonu için de liste yaptım; firmayı seçtim bile. Tabak çanakla birlikte gelecekler…
Ayşe dinledi. Başını salladı. Arada bir, sakin ve neredeyse dostça bir tavırla bazı şeyleri sordu. Fakat Fatma konuştukça Ayşe’nin zihninde bir şey daha berrak hâle geliyordu: Bu hazırlıkların hiçbir yerinde kendisi yoktu. Planlarda, çizimlerde, dosyanın sayfalarında Ayşe diye biri bulunmuyordu. Sadece bir ev vardı. Kullanılacak bir alan vardı. Süs ışıklarının takılacağı prizler vardı.
Ali bütün bu süre boyunca pek ağzını açmadı. Sandalyede oturdu, telefonuna baktı. Ara sıra başını kaldırıp kısa bir hareketle onayladı; sanki “Evet, aynen böyle olacak,” demekle yetiniyordu.
Ayşe sonunda sordu:
— Peki masraf?
Fatma gözlerini kırpıştırdı.
— Şey… Mehmet’le konuştuk. Giderleri yarı yarıya karşılarız diye düşündük.
— Mehmet benimle böyle bir anlaşma yapmadı, — dedi Ayşe. Sesi yine son derece sakindi.
Kısa bir sessizlik oldu. Fatma, Ali’ye baktı; çok hızlı, neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük bir bakıştı bu. Ama Ayşe kaçırmadı.
— Aileyiz sonuçta, — dedi Fatma. Öyle bir tonla söylemişti ki, sanki bu tek kelime bütün soruları kapatmaya yeterdi.
Akşam olunca Ayşe dizüstü bilgisayarı yeniden açtı.
Sözleşme hâlâ oradaydı, sabırla bekliyordu. Dere Caddesi’ndeki ev; dördüncü katta, aydınlık, iki odalı bir daireydi. Penceresinden park görünüyordu. Tavanları yüksekti. Komşularını henüz tanımıyordu. Üç ay boyunca o evi aramıştı. Mehmet’e söylememişti; saklamak istediği için değil, kendi içinde henüz kesin karar veremediği için. Belki düzelir, diye düşünmüştü. Belki de ben büyütüyorumdur, demişti.
Artık düşünmüyordu.
Parmağı dokunmatik yüzeyin üzerine indi.
Tam o anda koridordan Mehmet’in sesi geldi. Telefonda konuşuyordu. Gülüyordu. Arkadaşlarından biriyle düğünü anlatıyor olmalıydı; neşeli, hafif, umursamaz bir sesle… Sanki bu yapılacak şey, başkasının hayatına ansızın bırakılmış ağır bir yük değil de gerçekten yalnızca güzel bir kutlamaydı.
Ayşe parmağını geri çekti.
Bilgisayarı kapattı.
Ayağa kalkıp mutfağa geçti, bir bardak su doldurdu. Pencerenin önünde durup dışarı baktı. Aşağıda bebek arabası süren bir kadın yürüyordu. İki genç, ayaklarıyla iterek scooterlarını kaldırımda ilerletiyordu. Karşı apartmanın pervazına konmuş bir güvercin ise öyle ciddi bir ifadeyle duruyordu ki, sanki o da bütün olan biteni kendi kendine ölçüp biçiyordu.
