Belki de gerçekten düşünüp duruyordu.
Bir ay, diye geçirdi Ayşe içinden. Sadece bir ayım var.
O an henüz Ali’nin borçlarını bilmiyordu. Fatma’nın dosyasındaki yemek organizasyonu şirketinin Ali’nin kuzenine ait olduğundan da habersizdi. “Yaklaşık kırk kişi” diye söylenen listenin gerçekte altmış iki kişiye çıktığını ise hiç bilmiyordu.
Ama öğrenecekti. Hem de çok yakında.
Her şey bir tabloyla başladı.
Fatma, pazar sabahı saat yedi kırk beşte göndermişti onu; insanların çoğunun hâlâ uykuda olduğu bir saatte. Dosyanın adı “Düğün Bütçesi”ydi. İçinde çiçeklerden ikrama, ekipman kiralamadan süslemeye, fotoğrafçıya kadar her kalem tek tek yazılmıştı. En altta genel toplam duruyordu: yüz otuz üç bin lira. Hemen yan sütunda da paylaşım çoktan belirlenmişti: “Mehmet ve Ayşe — %50.”
Altmış altı bin beş yüz lira.
Ayşe mutfakta, elindeki kahve fincanıyla telefon ekranına bakakalmıştı. Duvarın öte yanında Mehmet hâlâ uyuyordu. Kahvesini bitirdi, fincanı lavaboya bıraktı. Sonra yatak odasına döndü; gürültü etmemeye özen göstererek üstünü değiştirdi ve evden çıktı.
Yanında başka sesler olmadan, sessizce düşünebileceği bir yere ihtiyacı vardı.
Yürüyerek su kenarına kadar indi. Ortalık neredeyse boştu; yalnızca sabah koşusuna çıkmış birkaç kişi ve köpeğini gezdiren yaşlı bir adam vardı. Ayşe ağır adımlarla ilerledi. Gözleri suyun üzerindeydi ama aklından geçen asıl mesele para değildi. Para sadece sonuçtu. Asıl düşündüğü, son yedi yılın nasıl böyle işlediğiydi: önce küçücük bir ricayla başlıyor, ardından biraz daha büyüyor, sonra da sanki zaten böyle olması gerekiyormuş gibi kabul ediliyordu. Bir noktadan sonra Ayşe bu hikâyenin içinde insan olmaktan çıkıyor, kullanılacak bir imkâna dönüşüyordu.
Sakin, elverişli, ses çıkarmayan bir imkâna.
Saat ona doğru eve döndüğünde Mehmet mutfaktaydı. Telefonunu karıştırıyor, önündeki çaydan ara ara bir yudum alıyordu.
Başını kaldırmadan sordu:
— Tabloyu gördün mü?
— Gördüm.
— Ne diyorsun? Fatma iyi hazırlamış, her şeyi kalem kalem yazmış.
— Gerçekten ayrıntılı olmuş, — dedi Ayşe. Kendine bir bardak su doldurdu, karşısındaki sandalyeye oturdu. — Mehmet, biz altmış altı bin beş yüz lira ödemeyeceğiz.
Mehmet bu kez başını kaldırdı. Ona, sanki Ayşe bilmediği bir dilde konuşmuş gibi baktı.
— Kızın düğünü bu. Hayatında bir kere olacak.
— “Bir kere” kısmını zaten söyledin. Şimdi de beni dinle. — Ayşe ellerini masanın üzerine koydu. Sesi sakindi; ne gösteriş, ne bağırma vardı. — Ben başkasının düğününü finanse edecek kişi değilim. Kız kardeşine para vermek istiyorsan kendi payından verirsin, buna karışmam. Ama ortak bütçeden böyle bir ödeme yapılmayacak.
Mehmet bir süre sustu. Sonra kelimeleri ağır ağır, bastıra bastıra söyledi:
— Bunun dışarıdan nasıl görüneceğinin farkında mısın? İnsanlar ne der?
— Hangi insanlar, Mehmet?
Cevap vermedi. Sandalyeden kalkıp koridora çıktı. Bir dakika sonra Ayşe onun alçak sesle telefonda konuştuğunu duydu. Fatma’yı aramıştı.
Fatma öğleden sonra geldi. Bu defa yanında dosya yoktu; ama yüzünde, ciddi bir toplantıya hazırlanmış birinin ifadesi vardı. Ali yine antrede kaldı. Telefonuna bakıyor, orada bulunmuyormuş gibi davranıyordu.
— Ayşe, — diye söze başladı Fatma. Koltuğa, önceden ezberlediği bir konuşmayı yapacakmış gibi yerleşti. — Tutarın yüksek olduğunun farkındayım. Ama inan, bu en alt seviye. Zaten her şeyi kıstık.
— Tabloyu inceledim, — dedi Ayşe.
— O zaman daha aşağısının mümkün olmadığını sen de görmüşsündür. Yemek işi neredeyse bağlandı, fotoğrafçı da öyle…
— Fatma, bir dakika. — Ayşe onu yumuşak bir sesle böldü; ama bu yumuşaklığın içinde durdurucu bir kesinlik vardı. — Bir şeyi netleştirmek istiyorum. Yemek organizasyonu firması “Lezzet ve Düzen”, değil mi?
Fatma’nın yüzü hafifçe gerildi.
— Şey… evet.
— Sahibi Murat Kaya. Ali’nin kuzeni, doğru mu?
Odanın havası bir anda ağırlaştı. Antredeki Ali telefon ekranına bakmayı bıraktı.
— Sen bunu nereden… — diye başladı Fatma.
— Araştırdım, — dedi Ayşe sade bir şekilde. — Altmış altı bin beş yüz lira ödemeden önce paranın nereye gideceğini öğrenmem gayet normal. Bir de fiyatlara baktım. Altmış kişilik benzer bir ikram hizmetini üç ayrı firma bunun yarı fiyatına yapıyor.
— Biz onları seçtik çünkü güveniyoruz, — dedi Fatma. Sesine keskin bir ton karışmıştı.
— Anlıyorum. Ama ben güvenmiyorum. — Ayşe ayağa kalktı, pencerenin yanına gidip tekrar onlara döndü. — Organizasyona yardım etmeye hazırım. Zaman ayırırım, uğraşırım, koordinasyonu üstlenirim. Ama para vermeyeceğim. Ne altmış altı bin beş yüz lira, ne otuz bin, ne de daha azı. Düğünün bizim evimizde yapılacak olması zaten başlı başına bir hediye, bunu unutmuyorsanız tabii.
Fatma gözlerini ağabeyine çevirdi. Mehmet ise masaya bakıyordu.
— Mehmet, — dedi Fatma.
Mehmet sustu.
— Mehmet, bir şey söylesene.
— Ayşe, belki en azından bir kısmını… — diye başladı Mehmet, karısına bakmadan.
— Hayır, — dedi Ayşe.
Tek kelimeydi. Kızgınlık taşımıyordu, sesi yükselmemişti. Yalnızca önlerine kapanmış bir kapı gibiydi.
Fatma yirmi dakika sonra gitti. Paltosunu sessizce giydi, ağabeyine başıyla kısa bir selam verdi, Ayşe’nin yanından göz göze gelmeden geçti. Ali de peşinden çıktı; aynı sessizlikle, aynı telefonuna sığınmış hâliyle. Fakat kapı eşiğinde bir an durdu, geriye dönüp Ayşe’ye baktı. Bu kez bakışı daha dikkatliydi; sanki onu ilk defa gerçekten görüyormuş, kim olduğunu tartıyormuş gibiydi.
Hoş bir bakış değildi. Yoklayan, ölçen bir bakıştı.
Ayşe kapıyı kapattı.
Mehmet koridorda kalmıştı. Yüzünde, kurduğu planın umduğu gibi gitmediğini anlayan bir insanın şaşkınlığı vardı; bundan sonra ne yapacağını kestiremiyor gibiydi.
