“Bu yüzden, o sözüm ona “koruyuculuğunuzu” da yanınıza alıp buradan gönül rahatlığıyla çıkabilirsiniz!” dedi Ayşe, Fatma’ya kapıyı göstererek

Hikâyeler
Baskıcı annelik, onursuz bir gerilim yarattı.

— Fatma Hanım, neden oğlunuzu benim geçindirmem gerektiğini düşünüyorsunuz? O benim kocam; evin erkeği o. Bana bakması gereken de o, ben değilim! Bu yüzden, o sözüm ona “koruyuculuğunuzu” da yanınıza alıp buradan gönül rahatlığıyla çıkabilirsiniz!

— Ayşe, kapıyı aç kızım, benim! Mehmet’in sevdiği gibi, sıcacık lahana böreği getirdim!

Kapının öbür yanından gelen ses canlı, kesin ve buyurgandı; evde kimse yokmuş gibi davranmaya en küçük bir aralık bırakmıyordu. Ayşe ellerini ağır ağır mutfak bezine sildi, sonra kısa ama taş gibi sert bir bakışı kocasına çevirdi.

Mehmet masanın başında oturuyor, çoktan soğumuş kahvesinin içine bakıp duruyordu. Bütün hâliyle, varoluş sancılarının dipsiz kuyusuna düşmüş, anlaşılmamış bir deha görüntüsü vermeye çalışıyordu. Annesinin gelişi karşısında gösterdiği tepki de, zilin yalnızca kaba ve kusurlu dış dünyanın rahatsız edici ayrıntılarından biriymiş gibi omuzsuz, isteksiz bir kayıtsızlıktan ibaretti.

Kilit çevrilip kapı açılınca Ayşe yüzüne zoraki, ince bir nezaket gülümsemesi yerleştirdi. Eşikte Fatma duruyordu: kaliteli paltosunun içinde iri yapılı, ağır bakışlı, gözleri keskin bir kadın. Elindeki paketten, insanın boğazına kadar dolan, fazlasıyla tanıdık bir taze hamur kokusu yayılıyordu. İçeri adım atmaktan çok, sanki antreye süzülerek girdi; beraberinde de tartışmaya kapalı doğruların görünmez gölgesini taşıdı.

— Merhaba Ayşe. Yüzün niye böyle solgun? Hasta mısın yoksa? — diye sordu. Paltosunu çıkarırken aynı anda evi tepeden tırnağa süzen o yoklayıcı bakışını da eksik etmedi. — Mehmet nerede? Mutfakta mı? Zaten tahmin etmiştim.

Davet beklemek Fatma’nın huyu değildi; doğruca mutfağa geçti. Onun varlığı, Ayşe’nin özenle koruduğu o pürüzsüz düzeni bir anda bozdu. Parlak çelik yüzeyleri, sade çizgileri ve ölçülü tasarımıyla mutfak, taşkın bir anne şefkatinin sergileneceği sahne olmaya hiç uygun değildi. Mehmet nihayet gözlerini fincandan ayırdı; annesini zayıf bir baş hareketi ve güç bela yüzüne yerleştirdiği bir tebessümle karşıladı.

— Selam anne. Bu kadar erken niye geldin?

— Bir anne için erken diye bir şey olmaz oğlum, — dedi Fatma. Börek dolu paketi masanın üzerine adeta bir sancak diker gibi bıraktı. — Bakıyorum da iyice süzülmüşsün, yüzün çökmüş. Sana kuvvet getirdim. Ye hadi, hâlâ sıcak.

Ayşe sessizce ocağın üstüne çaydanlığı koydu. Hareketleri ince, dikkatli ve neredeyse sessizdi; yine de her kıpırtısının arasından içindeki gerilimin koyu gölgesi sızıyordu. Kendini, defalarca oynanmış bir oyunda sahneye çıkmış oyuncu gibi hissediyordu; roller de replikler de çoktan ezberlenmişti.

Birazdan giriş kısmı başlayacaktı: havadan sudan söz edilecek, uzaktaki akrabaların sağlığı sorulacak, pazardaki fiyatlardan yakınılacaktı. Sonra bu ev içi laf kalabalığıyla zemin yeterince yumuşatılınca Fatma asıl meseleye gelecekti.

— Senin evin hep tertemizdir Ayşe. Hatta temizlikten öte, neredeyse hastane gibi, — dedi kayınvalide. Parmağını tezgâhın kenarında gezdirdi; toz bulamayınca bundan belli belirsiz hoşnut oldu. — Ama sıcaklık az. Erkek dediğin evde biraz iç ısısı ister. Hele böyle zor bir dönemden geçiyorsa.

Ayşe fincanı onun önüne bıraktı.

— Çay alır mısınız? Siyah mı olsun, yeşil mi?

— Her zamanki gibi siyah. Mehmet, hiç olmazsa bir börek ye. Daha sıcacık. İştahın kesilmiş senin, bakmaya insanın içi acıyor, — diyerek tabağı şefkatli bir hareketle oğlunun önüne sürdü.

Mehmet sahneye koyar gibi derin bir iç çekti, böreği eline aldı ama ısırmadı. Onu avucunda çevirip durdu; sanki sıradan bir lahana böreği değil de üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken felsefi bir nesneydi.

— Şimdi börek yiyecek hâlim yok anne. Düşünceler…

İşte beklenen işaret buydu. Parola söylenmişti. Ayşe, kayınvalidesinin bir anda toparlandığını, bütün dikkatini tek noktaya topladığını ve hamleye hazırlandığını hissetti. Fatma yüzünü ona çevirdi; yıllar içinde kusursuzlaştırdığı o acıyan, anlayışlı, sözüm ona merhametli ifadeyi takındı.

— Görüyorsun ya Ayşe. İnsan bazen içine döner, arar, sorgular. Yaratıcı bir ruh herkes gibi günübirlik yaşayamaz. Kendini yeniden anlaması, yeni yolunu bulması için zamana ihtiyacı olur. Böyle dönemlerde insanın en çok yakınlarının desteğine ihtiyacı vardır. Kadın aklı dediğin de burada belli olur; erkeğin zorlandığı yerde ona omuz verir. Onu anlar, kabullenir…

Sesi yumuşak ve alçaktı; ama sözleri, odayı sıcak olduğu kadar boğucu bir battaniye gibi sarıyordu. Mehmet, yüzüne mağdur bir ifade yerleştirmiş, annesinin her cümlesini sessiz bir onayla dinliyordu. Ayşe ise hiçbir şey söylemeden fincanlara kaynar suyu paylaştırdı.

Şükrüye'nin Penceresinden