Porselen fincanların ağzından yükselen ince buğu, mutfakta sahici ve canlı kalan tek şey gibiydi.
Ayşe, Fatma’nın nefes almak için susmasını bekledi. Sonra başını kaldırıp doğrudan kadının gözlerine baktı. Sessizlik uzadıkça uzadı. Kayınvalidesi, yumuşak sözlerle onu ikna edemeyeceğini anlamış olacak ki sesi bir anda daha sert, daha keskin bir tona büründü.
— Ayşe kızım, Mehmet şu ara zor bir dönemden geçiyor. Kendini arıyor. Senin ona destek olman, hâlini anlaman gerek…
Bu cümle, o yapış yapış şefkat tonuyla söylenince Ayşe’nin içinde bir şey koptu. Elindeki kettle’ı büyük bir dikkatle altlığın üzerine bıraktı. Plastiğin kuru ve sivri sesi, mutfağın ağır sessizliğini bir silah patlaması gibi yardı.
Yavaşça arkasını döndü. Yüzünde az önceki ev sahibi nezaketinden eser kalmamıştı. Bakışları dümdüz, soğuk ve Fatma’nın üzerine çivilenmişti. Mehmet, havanın değiştiğini sezmiş gibi istemsizce omuzlarını içeri çekti.
— Fatma Hanım, rica ederim, bana çocuk gibi hitap etmeyi bırakın, — dedi Ayşe. Sesi ne yükseldi ne titredi; tam tersine, duygudan arındığı için daha ürkütücüydü. — Oğlunuz kırk yaşında bir adam. Kaybolmuş da sokaktan alınıp korunması gereken bir yavru köpek değil.
Ben ona söylemem gereken her şeyi, sizin imalarınıza ve iç çekişlerinize ihtiyaç duymadan, gayet açık anlattım. Ya yarın herhangi bir iş görüşmesine gider; ne olursa olsun, ister depoda yük taşır, ister kurye olur… Ya da eşyalarını toplar, kendini aramaya sizin evinize taşınır.
Fatma’nın yüzündeki merhamet maskesi bir anda döküldü. Altından sert, hoşnutsuz, taş gibi bir ifade çıktı. Sandalyede doğruldu; sanki bulunduğu yerde büyüyüp mutfağın yarısını kapladı.
— Sen nasıl olur da…
— Tam da böyle olur, — diye kesti Ayşe, sesini yine yükseltmeden. Masaya doğru bir adım attı, parmak uçlarını ahşabın kenarına dayadı. — Onu bu hâle siz getirdiniz. O zaman zahmet buyurup sonucuna da siz katlanacaksınız. Ben bir erkekle, bir hayat arkadaşıyla evlendim. Sürekli masraf isteyen, hiçbir geri dönüşü olmayan riskli bir yükle değil. Kusura bakmayın, sırtımda fazladan ağırlık taşıyacak yer kalmadı.
“Ağırlık” kelimesi havada asılı kaldı. Mehmet, tokat yemiş gibi irkildi ve nihayet konuşacak cesareti buldu.
— Ayşe, bunu nasıl söylersin… annemin yanında…
Fakat iki kadından hiçbiri ona dönüp bakmadı. Onlar çoktan birbirlerinin karşısına geçmişti; Mehmet’in zayıf itirazı ise yalnızca uzaktan gelen önemsiz bir uğultu gibiydi.
— Ben sende yürek olmadığını hep biliyordum, — diye tısladı Fatma. Gözleri kısıldı. — Senin kafanın içinde kalp değil, hesap makinesi var. Para, para, para… Peki ya insanın içi? Ruh diye bir şeyden haberin var mı senin? Yaratıcı tükenmişlik nedir, bilmiyorsun! Bu tembellik değil! İnsan yıllarca bütün gücünü işine verir, sonra toparlanmaya, kendini yeniden kurmaya ihtiyaç duyar. Sen ise tutmuş iş görüşmesi diyorsun! Bir deha paket mi taşısın istiyorsun?
Ayşe dudaklarını kıpırdatmadan, kısacık ve sessizce güldü. O gülüş, bağırıştan çok daha korkutucuydu.
— Deha mı? Fatma Hanım, Allah aşkına, beni güldürmeyin. Oğlunuzun ince ayarlı bir ruhu falan yok. Üzerine kırk yıl boyunca sizin özenle serptiğiniz kalın bir çocukluk tabakası var. Küçüklüğünden beri peşinden tabaklarla koştunuz, üstüne toz kondurmadınız, herkese onun ne kadar özel ve anlaşılmamış olduğunu anlattınız. Sonunda da karşımıza tam böyle biri çıktı: hiçbir somut başarısıyla destekleyemediği hâlde kendi eşsizliğine körü körüne inanan, soğumuş kahvesinin başında derin anlamlar yüklenmiş iç çekişlerle yaşayan bir adam. Onun “tükenmişliği” dediğiniz şey, kendisinden sorumluluk alması istendiği gün başladı.
Ayşe’nin her cümlesi ölçülü, yerini bulan bir darbe gibiydi. Bağırmıyor, suçlama yağdırmıyordu; yalnızca gerçekleri sıralıyordu. Bu buz gibi sakinlik, herhangi bir öfke nöbetinden daha aşağılayıcıydı. Sadece Mehmet’i değil, Fatma’nın yıllarca kutsal saydığı annelik anlayışını da masanın ortasına yatırmıştı.
— Benim oğlum yetenekli bir insan! — diye patladı Fatma. Eliyle masaya öyle sert vurdu ki fincanlar yerinden sıçradı. — Sense duygusuz, gözü paradan başka bir şey görmeyen bir kadınsın! Onun kıymetini bilemedin. Senin için önemli olan tek şey eve para getirmesi. İçinde ne yaşadığı umurunda bile değil!
— Aynen öyle, — dedi Ayşe sakince başını sallayarak. — İki haftadır kanepede uzanıp dururken, karısı onun uzandığı evin masraflarını ödemek için çalışıyorsa, o insanın ruhunda kopan fırtınalar beni ilgilendirmiyor. Bu yüzden lütfen bana kadın aklından, fedakârlıktan, anlayıştan söz etmeyin. Siz o dediğiniz aklı zaten bir kez kullandınız.
