— Elif, sen iyice sınırı mı aştın, yoksa anlamazdan mı geliyorsun? — kayınvalidesinin sesi mutfaktan öyle bir gürlüyordu ki burası Bursa’nın kenar mahallesindeki sıradan iki odalı bir apartman dairesi değil de koca bir toplantı salonuydu sanki.
Elif anahtarı kilitten çıkarmaya bile fırsat bulamadı. Antrede öylece kaldı; bir elinde market poşeti, öbür elinde dizüstü bilgisayarı vardı. Evin içini yabancı, yapışkan bir uğultu doldurmuştu: kahkahalar, çatalların tabaklara çarpışı, taburelerin gıcırtısı, bir erkeğin öksürüğü, poşet hışırtıları… Bir de koku vardı. Elif’in göz kapağını seğirten o tanıdık karışım: ucuz erkek parfümü, tütün ve kızarmış tavuk kokusu.
Kapı paspasının üstünde birilerinin kocaman botları devrilmiş, onun düzgünce koyduğu ayakkabıları kenara itmişti. Hemen yanlarında da ağzına kadar doldurulmuş kareli çantalar duruyordu; sanki misafirliğe değil, yerleşmeye gelmişlerdi.
Elif kapıyı yavaşça kapattı, çantasının askısını omzundan indirdi ve duyulur bir sesle sordu:
— Doğru mu anlıyorum, benim evimde yine benden habersiz toplantı var?

Mutfaktan neşeli bir ses yükseldi:
— Aa, gelmiş! Emre, karına söyle kapının ağzında dikilmesin, cereyan yapıyor!
Elif montunu bile çıkarmadan mutfağa yürüdü. Gördüğü manzara, kafasının içini bir anda buz gibi berraklaştırdı.
Kendi açık renk masa örtüsünün serili olduğu masanın başında Fatma oturuyordu; başkalarının hayatına düzen verme kurulunun başkanı gibi. Yanında, elli beş yaşlarında, iri yapılı, frambuaz renkli kazak giymiş, parlak ojeli ve delici bakışlı bir kadın vardı. Pencere kenarındaki taburede ise kocası Emre kurulmuş, ciddi bir işle meşgulmüş gibi tavuk budu kemiriyordu. Masanın ortasında metre, kalem, not defteri ve açılmış bir mobilya kataloğu duruyordu. Elif’in kuru dallarla süslediği vazosu lavabonun yanına itilmişti; hemen dibinde de birinin yağlı kaşık bıraktığı bir kâse vardı.
— Hah, ev sahibi de geldi, — dedi Fatma yerinden kalkmadan. — Biz burada iş konuşuyoruz, haberin olsun.
— Görüyorum, — dedi Elif. — Metreyle tavuktan belli, hiç boş durmuyorsunuz. Yalnız hangi işi benim evimde yürüttüğünüzü açıklarsanız sevinirim.
Frambuaz kazaklı kadın hemen gülümsedi; sanki yıllardır tanışıyorlarmış gibi.
— Ben Merve, Emre’nin teyzesi. Biz aileden sayılırız. Yabancı değiliz yani.
— Ne güzel, — diye başını salladı Elif. — O hâlde aile sıcaklığıyla bana şunu anlatın: Hayatımda ilk kez gördüğüm biri neden benim mutfağımda oturuyor?
Fatma elini havada savurdu.
— Daha kapıdan girer girmez ne bu tavır? Hep söyledim, senin huyun zımpara gibi. Otursaydın da insan gibi konuşsaydık. Biz burada gayet normal şeyler konuşuyoruz. Hayata dair meseleler.
— Öyleyse sakin sakin konuşalım. Konu ne?
Emre gözlerini kaldırmadan mırıldandı:
— Elif, hemen parlamasan olmaz mı?
— Ben daha parlamadım, — dedi Elif. — Şu an sadece motor rölantide. Asıl gösteri başlamadı bile.
Kayınvalidesi not defterini önüne çekip parmağıyla üstüne vurdu.
— Ben lafı eğip bükmeden söyleyeceğim. Senin o iş yeri ağzıyla uzatmaya gerek yok. Siz bu evde gelişi güzel yaşıyorsunuz. Daire kullanışlı değil. Koridor uzun, işe yaradığı yok. Mutfak tıkış tıkış. Eşya koyacak yer kalmamış. Üstelik Emre de burada oturuyor; kendini misafir gibi değil, evin erkeği gibi hissetmeli.
— Bunu sana o mu söyledi? — Elif bakışlarını kocasına çevirdi.
Emre omuz silkti.
— Yanlış mı yani?
— Demek nikâhtan önce benim aldığım evde oturuyorsun, benim aldığım tavuğu yiyorsun, ama hâlâ ev sahibi gibi hissedemiyorsun, öyle mi?
— Başlama yine, — diye yüzünü buruşturdu Emre. — Her şeyi kavgaya çeviriyorsun.
— Peki buna ne diyeyim? İç mimarlık yarışması mı? Masamda metre var. Lavabomda yabancı bir kaşık var. Paspasımda kırk beş numara botlar yatıyor. Bunun adı ya kavga olur ya da uzun bir dizi.
Merve, Elif’in sürahisinden kendine komposto doldururken hafifçe homurdandı.
— Kızın dili keskinmiş, ona diyecek yok. Ama aile dediğin sahne şakası değildir.
— Bavullarla gelip yer kapmaya çalışmak da herhâlde turne sayılıyor? — diye karşılık verdi Elif.
Fatma öne doğru eğildi.
— Yeter artık şu iğnelemelerin. Dinle beni. Biz düşündük taşındık, bu evin adam gibi düzene sokulması gerektiğine karar verdik.
— Adam gibi derken?
— Şöyle: Yarısını Emre’nin üstüne yapacaksın. Ya da doğrudan tamamını ona bağışlayacaksın. Siz karı kocasınız. Uzun yıllar birlikte yaşamaya niyet eden düzgün insanlar böyle yapar. Senin şu “benim olan benimdir, dokunma” oyununla evlilik yürümez.
Bir an mutfak öyle sessizleşti ki banyodaki musluğun damlaması bile duyuldu.
Elif önce kayınvalidesine baktı, sonra Emre’ye, ardından Merve’ye. Sonunda bakışları yeniden kocasının üzerinde durdu.
— Bir dakika. Bu saçmalığı doğru duyduğumdan emin olmak istiyorum. Siz benim evime gelip masama ölçü aletleri yaydınız, yanınıza seyirci de aldınız ve şimdi evlenmeden önce sahip olduğum daireyi kocamın üstüne geçirmemi mi istiyorsunuz?
— Ne demek “gelip”? — diye hemen alındı Fatma. — Oğlumun anahtarı var.
— Yakında olmayacak, — dedi Elif sakin bir tonla.
Emre sonunda başını kaldırdı.
— Niye öyle bakıyorsun? Bu gayet normal bir konuşma. Biz aileyiz. Annem haklı; daha ne kadar burada yok hükmündeymişim gibi yaşayacağım?
— Peki sen burada nesin, Emre?
— Kocanım.
— Koca olmak tabureye oturunca verilen bir unvan değil. Davranış ister. Sorumluluk ister. En azından annene “Anne, dur, burası senin evin değil” diyebilmeyi ister. Ama sen burada oturmuş çiğniyorsun; onlar da beni incitmeden nasıl soyacaklarını planlıyor.
— Kimse seni soymuyor, — diye söylendi Emre. — Abartıp dram çıkarma.
— Tabii canım. Üç kişi bavullarla ve mobilya kataloğuyla sırf mimariye duydukları sevgiden dolayı uğradı.
Merve fincanını masaya bıraktı.
— Ben buraya keyif çatmaya gelmedim. Bir ay kadar kalacak yere ihtiyacım var. İş arıyorum. Sizde de yer var. Hem yardımım dokunur; tamirciyle ilgilenirim, temizlik yaparım, yemek hazırlarım. Karşılıksız da değil.
Elif ağır ağır ona döndü.
— Affedersiniz, sizi kim davet etti?
— Nasıl kim? Aileyiz ya.
— Kimin ailesi?
Merve ağzını açtı, fakat Fatma ondan önce atıldı:
— Emre’nin ailesi. Sen de artık onun karısısın. Demek ki senin de ailen.
— Hayır, Fatma, — dedi Elif; sesi artık bütünüyle dümdüzdü. — Şimdi bana akrabalık, yakınlık masalı anlatmayın. Siz yardıma geldiğinizde aile değilsiniz.
