“Köydeki evi boşaltırsın, benim akrabalarım oraya taşınacak” dedi kayınvalidesi, Ayşe serada donup kalırken

Hikâyeler
Ev haksızca küçümsenmiş kutsal bir miras.

— Köydeki evi boşaltırsın, benim akrabalarım oraya taşınacak, — dedi kayınvalidesi, sanki sıradan bir işten söz ediyormuş gibi.

Ayşe, bu sözlerin doğrudan kendisine söylendiğini ilk anda kavrayamadı. Yazlık çeşmenin yanında durmuş, serada çalıştıktan sonra ellerindeki suyu silkeliyor, gözleri dalgın dalgın yeni yeşermeye başlayan tarhlara takılıyordu. Rüzgâr avluda kuru çiçek tozlarını savuruyor, çitin dibindeki yaşlı elma ağacını hafifçe sallıyordu. Az önce gezinsinler diye saldığı tavuklar da kümeste tüneğe çarpıp duruyor, huysuz huysuz ses çıkarıyordu.

O sabah her şey sakin başlamıştı. Ayşe, her ilkbaharda ve neredeyse bütün yaz boyunca yaptığı gibi, hafta sonu için köye tek başına gelmişti. İş haftasından sonra evi havalandırması, sobayı gözden geçirmesi, tozları alması, hamamlığı kontrol etmesi, avluyu süpürmesi, bahçeyi dolaşması gerekiyordu. Bu uğraşlar ona yük gibi gelmezdi; aksine içini ısıtırdı. Çünkü burası ne yabancıydı ne kiralıktı ne de geçici. Ev, babasının ablası olan Emine teyzesinden kalmıştı. Emine teyze ömrünü bu köyde geçirmiş, kimseyi yanına pek yaklaştırmamış, son zamanlarında iyice güçten düşünce de herkesten önce Ayşe’yi çağırmıştı. Ne gelinini, ne uzak akrabalarını, ne komşuları… Özellikle onu istemişti. Miras işlemleri yarım yıl sürmüş, ardından evi adam etmek için de koca bir yıl harcanmıştı: çatının eksikleri kapatılmış, ahırdaki çürümüş tahtalar değiştirilmiş, kilerdeki yığınlar temizlenmiş, bahçe yeniden hayata döndürülmüştü.

Ayşe bu eve, insanın yalnızca dört duvara değil, hatıralara bağlanması gibi bağlanmıştı. Mutfakta hâlâ Emine teyzenin bakliyatlarını koyduğu daracık ahşap dolap duruyordu. Pencerenin altındaki odada işlemeli örtüler asılıydı; süs olsun diye değil, teyzesi onları kendi elleriyle işlediği ve her biriyle gurur duyduğu için. Verandadaki eski sedir gıcırdıyordu; onu da Ayşe’nin babası, hayattayken bir akşam içinde onarmıştı. Bütün bunların parasal değeri büyük değildi belki, ama avluya adımını atar atmaz “şu dolap nereye konur, bu oda kime verilir” diye hesap yapan birine anlatılamayacak kadar kıymetliydi.

Ayşe köye geldikten yaklaşık bir buçuk saat sonra kapının önünde bir araba durdu. Önce kayınvalidesi Fatma’nın, ardından da kocası Mehmet’in arabadan indiğini görünce şaşırmadı. Asıl tuhaf olan, geleceklerini önceden haber vermemeleriydi.

— Bir uğrayalım dedik, — diye neşeli bir sesle konuştu Fatma. Sanki başkasının evine değil de kendi yazlığına gelmişti. — Mehmet, senin burada olduğunu söyledi.

Ayşe yalnızca başını sallamakla yetindi. Ne desindi ki? İçeri almak istemiyordu ama kapının önünde tartışma çıkarmaya da niyeti yoktu. Mehmet ölçülü bir selam verdi, hemen gözlerini kaçırdı ve bagajdan bir poşet almak için arabanın arkasına yöneldi.

— Annem börek… — diye söze başladı, fakat karısının bakışını yakalayınca cümleyi yarıda kesti.

— Köfte getirdim, bir de az tuzlu salatalık, — diye düzeltti Fatma. — Burada kuru kuruya duracak değilsiniz ya.

Ayşe onları eve buyur etti. O an için bu ziyaretin can sıkıcı ama alışılmış bir ziyaret olduğunu sanıyordu. Fatma habersiz gelmeyi severdi; insanların nasıl yaşadığını denetlemeyi, kimse istemeden öğüt vermeyi de severdi. Yine de o gün tavırlarında eskisinden farklı bir şey vardı. Fazla iş bitirici, fazla emin, fazla hesaplı görünüyordu.

Misafir gibi doğrudan mutfağa geçmediler. Fatma önce avluyu ağır ağır dolaştı, ahırın önünde durdu, hamamlığın içine başını uzattı, verandadaki yeni tahtaya parmak kemikleriyle vurup sağlamlığını yokladı. Mehmet de onun peşinden gidiyor, ağzını açmıyordu.

— Sağlam yapılmış, — dedi kayınvalidesi. — Öyle dökülüp saçılacak gibi değil.

— Dökülmesi mi gerekiyordu? — diye sordu Ayşe, sesi kuru ve soğuktu.

— Lafın gelişi söyledim. Köyde birçok ev artık yana yatmış gibi duruyor. Burası hâlâ diri. Yeri de güzel. Bakkal yakında. Otobüs geçiyor. Su var. Soba çalışıyor. Yaşamak için elverişli.

Ayşe doğruldu, avucunu verandanın direğine dayadı ve kocasına baktı. Mehmet ise hamamlığın çatısını inceliyormuş gibi yapıyordu.

— Ahırın çatısını sen mi değiştirdin? — diye sordu, sanki buraya yalnızca tamirat konuşmaya gelmişlerdi.

— Ben değiştirdim. Geçen sonbaharda.

— Her şeyi tek başına omuzlaman doğru değil, — diye araya girdi Fatma. — Daha önce söyleseydin ya. Evde erkek var neticede.

Ayşe kısa, buruk bir gülüşle karşılık verdi. Bu sözün Fatma’nın ağzından çıkması ayrı bir tuhaftı. Geçen sezon boyunca Mehmet buraya yalnızca iki kere gelmişti. Birinde mangal yakmak için, diğerinde şehirden boya ve alet edevat taşınacağı zaman. İki gelişinde de evi barkı düşündüğü pek söylenemezdi; asıl ilgilendiği telefonuna bakmak ve bir an önce geri dönmekti.

Ayşe bardaklara komposto doldururken Fatma çoktan evin içine girmişti. Eşiğin önünde ayakkabılarını çıkarmadı; yalnızca bir an duraksadı, sanki evin düzenini hatırlamaya çalışır gibiydi. Oysa daha önce buraya ancak birkaç kez gelmişti. Önce büyük odaya göz attı, sonra içinde dar bir yatakla eski bir şifonyerin bulunduğu küçük odaya geçti, ardından kilerin kapısını sonuna kadar açtı.

— Genişmiş, — dedi alçak sesle ama herkesin duyacağı biçimde. — Hem de epey geniş. Havası da bambaşka. Çocuklara çok iyi gelir burası.

Ayşe, ekmek kestiği bıçağı ağır ağır masanın üzerine bıraktı. İşte o anda içindeki her şey sıkı, tetikte bir düğüme dönüştü. Bu korku değildi, şaşkınlık da değildi. Daha başka bir şeydi: Birkaç saniye içinde, konuşmanın serayla, hamamlıkla ya da köy havasının güzelliğiyle ilgili olmayacağını anlamıştı.

Mehmet tabureye oturdu, gözlerini masaya dikti.

— Hangi çocuklara? — diye sordu Ayşe. Sesinin titrememesi için kendini zorladı.

— Var işte, — dedi Fatma kaçamak bir tavırla ve parmaklarını pencere pervazında gezdirdi. — Şuraya masa konur. Oraya yataklar yerleştirilir. Yazın veranda zaten ayrı güzel olur.

Ayşe artık masa meselesini dinlemiyordu. Bakışları kocasındaydı. Mehmet’in başını kaldırmasını, bir kere olsun dosdoğru gözlerinin içine bakıp neler döndüğünü söylemesini istiyordu. Fakat o susuyordu; sanki buraya tesadüfen getirilmiş, kendisi de hiçbir şeyden habersizmiş gibi.

Fatma sonunda mutfağa geri döndü. Ayşe’nin karşısına oturdu, ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Yüzünde, az sonra çok önemli ve kesin bir karar bildirecek insanların o kendinden emin ifadesi vardı.

İşte o cümle o zaman söylendi.

— Köydeki evi boşaltırsın, benim akrabalarım oraya taşınacak.

Bu sözlerin ardından mutfağa öyle bir sessizlik çöktü ki, dışarıda rüzgârın kapıyı hafifçe gıcırdattığı bile duyuldu. Ayşe birkaç saniye boyunca gözünü kırpmadan kayınvalidesine baktı. Ne ayağa fırladı, ne bağırdı, ne de avucunu masaya vurdu. Yalnızca oturdu ve sustu. Fatma ise bu suskunluğu, belli ki Ayşe’nin ne diyeceğini bilememesine yormuştu.

Şükrüye'nin Penceresinden