Belli ki Fatma, Ayşe’nin durgunluğunu şaşkınlığa yormuştu; fırsatı kaçırmadan sözünü büyütmeye koyuldu.
— Zeynep’in hâli kolay değil, dedi. İki çocukla oradan oraya kiralık köşelerde sürünüyor. Kocası desen, sürekli yollarda; varlığıyla yokluğu bir. Buradaysa her şey hazır. Ev zaten çoğu zaman kapalı duruyor. Sen de buraya ancak ara sıra geliyorsun. Malın mülkün boş yere çürümesine ne gerek var?
Ayşe bakışlarını ağır ağır Mehmet’e çevirdi.
— Mehmet?
Mehmet boğazını temizledi, burnunun üstünü ovuşturdu. Konuşurken sanki birilerinin eve taşınmasından değil de, bahçedeki birkaç çuval toprağın sundurmanın altına alınmasından söz ediyordu.
— Ayşe, hemen parlamasan diyorum. Annemin dediğinde de haklılık payı var. Ev gerçekten yılın büyük kısmında boş kalıyor. Zeynep’in çocukları var, temiz havaya ihtiyaçları olur. Hem bir süre burada kalırlar, eve barkına da göz kulak olurlar. Sana da kolaylık olur.
Ayşe önündeki kupayı yavaşça itti. Toprak kupa masanın üzerinde ince, tırmalayıcı bir ses çıkardı.
— Zeynep kim? diye sordu.
— Benim kuzenimin kızı, diye atıldı Fatma. Yabancı sayılmaz yani.
— Size göre yabancı olmayabilir. Bana göre yabancı.
— Aman, ne diye hemen böyle kesip atıyorsun? diye yüzünü buruşturdu Fatma. Akraba akrabadır.
Ayşe masadan kalktı. Ne öfkeyle fırladı ne de gösteriş olsun diye ağırdan aldı. Sadece doğruldu, pencereye yürüdü ve avluya baktı. Seradan çıkarılmış fide sandığı orada, toprağın yanında duruyordu. Yüzünün giderek ağırlaştığını hissediyordu; biraz daha devam ederlerse sesinin sertleşeceğini de biliyordu. Bundan korkmuyordu. Kimi zaman insanların anlaması için başka türlü konuşmak mümkün olmuyordu.
Arkasına dönmeden, tane tane sordu:
— O hâlde açıkça konuşalım. Benim evimde yaşamaları için bu insanları kim davet etti?
Arkasında kısa bir sessizlik oldu.
— Şey… biz konuştuk, dedi Fatma bu kez biraz daha temkinli. Mehmet’le. Sonuçta o senin kocan, ilgisiz kalacak değil ya.
Ayşe dönüp onlara baktı.
— Ben kiminle konuştuğunuzu sormadım. Kimin davet ettiğini sordum.
Mehmet sonunda başını kaldırdı ama karısının gözlerine bakamadı.
— Anneme sadece düşünülebilir dedim, diye mırıldandı. Sadece düşünelim dedim, Ayşe. Büyütecek bir şey yok.
— Büyütecek bir şey yok mu? diye tekrarladı Ayşe. Benim miras kalan evime geldiniz, avluya baktınız, odaları gezdiniz, kileri, müştemilatı, banyoyu gözden geçirdiniz, yabancı yatakları nereye konur onu konuştunuz; annen de taşınma zamanından söz etmeye başladı. Sen buna “düşünmek” mi diyorsun?
Fatma’nın o kendinden emin hâli gözle görülür biçimde söndü. Az önceki ev sahibi edasını sürdüremiyordu ama yine de yüzünü düşürmemeye çalıştı.
— Ne var bunda bu kadar? Ben insanca bir şey söylüyorum. Kimseyi sokağa atmıyoruz ya. Tersine, ev sahipsiz kalmamış olur. Kışın burada bir Allah’ın kulu var mı? Yok. Böyle olursa insanlar oturur, sobayı yakar, karı temizler, bahçeye bakar.
— Benim bahçeme mi? Ayşe başını hafifçe yana eğdi. Hangi hakla?
— Çünkü durumları zor.
— Memlekette durumu zor olan insan çok. Bu, kimseye başkasının evine girip, ev sahibi mutfakta bardak yıkarken odaları paylaştırma hakkı vermez.
Mehmet omzunu sertçe oynattı.
— Annemle böyle konuşmana gerek yok.
— Nasıl konuşmam gerekiyor peki? İkinizin benim malım hakkında karar vermesini dinleyip başımı mı sallayayım?
— Yine başladın malım mülküm demeye, dedi Mehmet, sesi sinirle çatallaşarak. Biz aileyiz.
Ayşe ona öyle bir baktı ki Mehmet sözünün devamını getiremedi. Ayşe bu kelimenin, başkalarının haddini aşmasını örtmek için kullanılmasından oldum olası hoşlanmazdı.
— Tam da kocam olduğun için, dedi soğuk bir açıklıkla, annen böyle bir laf açtığında ilk senin “Hayır, Ayşe olmadan bu iş konuşulmaz” demen gerekirdi. Ama sen onu buraya evi göstermeye getirmişsin.
Fatma yüksek sesle iç çekti; sonra yeniden saldırıya geçer gibi konuştu:
— Kime neyi zorlaştırıyorsun sen? İnsanlar ömür boyu kalacak demiyor ki, bir süreliğine. Sonbahara doğru isterlerse başka yer bulurlar. Belki işleri yoluna girer. Sen de sanki saraydan bahsediyoruz gibi davranıyorsun.
— Ben saraydan söz etmiyorum. Kendi evimden söz ediyorum. Bana Emine teyzemden kalan, tapusuyla uğraştığım, onardığım, bakımını yaptığım evden. Sırf sizin işinize geliyor diye burada tek bir kişi bile oturmayacak.
Fatma gözlerini kısarak sordu:
— Yani yardım etmek istemiyorsun?
— İsteyip istememem sizi ilgilendiren bir mesele değil. Siz buraya rica etmeye gelmediniz; hüküm vermeye geldiniz.
Mehmet birden ayağa kalktı.
— Ayşe, sakin konuşalım. Annem belki kaba söyledi. Oturup düzgünce konuşulabilir.
— Düzgünce konuşmak, annen çocuklara hangi oda verilecek diye düşünmeye başlamadan önce yapılmalıydı.
Fatma alaycı bir ses çıkardı.
— Pek de hassasmışız. Hemen kelimelere takıldın.
— Kelimelere değil, o kelimelerin arkasındaki niyete takıldım.
Ayşe askılığa yürüdü. Çengelde duran anahtar destesini aldı ve masaya, Mehmet’in önüne bıraktı.
— Bu sende “ne olur ne olmaz” diye duran anahtarlar, değil mi?
Mehmet başını salladı.
— Ver onları.
— Şimdi mi?
— Evet. Hemen şimdi.
Mehmet cebinden anahtarı çıkardı, tek kelime etmeden masanın üzerine koydu. Metal, ahşaba değince kısa ve soğuk bir ses çıkardı. Ayşe iki anahtar takımını da avucuna aldı. Artık sesi tamamen sakindi; fazla duygu yoktu, yalnızca kesinlik vardı.
— Bugün yemeğinizi yiyecek ve gideceksiniz. Bundan sonra haber vermeden bu eve kimse gelmeyecek. Evi görmesi için kimseyi çağırmadım. Burada yaşaması için kimseye izin vermedim. Akrabalarınızdan biri buraya taşınabileceğini düşünmeye başladıysa, ona açıkça söyleyin: Hayır.
— Vay be, ne hanımefendi kesildin başımıza, diye dişlerinin arasından tısladı Fatma.
— Evet, dedi Ayşe. Bu evin hanımı benim. Aynen öyle.
Bu sözlerden sonra konuşmanın havası tamamen değişti. Fatma artık geniş odalardan, uygun köşelerden, çocuklara ferahlık olacağından bahsetmiyordu. Mehmet de işlerin kendiliğinden yatışacağına inanıyormuş gibi davranmayı bırakmıştı. Üçü hâlâ Ayşe’nin mutfağındaydı; fakat o eve girerken üzerlerinde taşıdıkları rahatlık ve sahiplenme duygusu çoktan dağılmıştı.
Öğle yemeği gergin geçti. Fatma birkaç kez havadan, fidelerden, baharın geç gelip gelmediğinden söz açmaya çalıştı; ama cümleleri daha yarısında sönüyor, kendi kendine susuyordu. Mehmet başını neredeyse hiç kaldırmadan lokmalarını çiğnedi. Ayşe sofrayı topladı, artan kırıntıları ve yemlikleri tavuklara götürdü. Geri döndüğünde Fatma’nın antrede dikildiğini, montunun kollarını huzursuz hareketlerle düzelttiğini gördü.
— Biz en iyisi kalkalım, dedi Fatma. Geç olmadan yola çıkalım.
Ayşe içinden “Yolunuz açık olsun” demedi; bunu sesli söylemeye de gerek duymadı. Sadece başını hafifçe eğdi ve kapıyı açtı.
Araba dönemeçten kaybolduktan sonra uzun süre bahçe kapısının yanında kaldı. Hava ıslak toprak kokuyordu; komşunun sobasından gelen ince duman da rüzgârla avluya süzülüyordu. Gün aynı gündü, bahçe aynı bahçeydi, ev de aynı evdi; yine de içeride bir şey yerinden oynamış gibiydi. Bunun sebebi Fatma’nın haddini aşan sözleri değildi. Ayşe, onun böyle çıkışlarına çoktan alışmıştı. Asıl ağır gelen başkaydı: Mehmet bütün bunları biliyordu. Üstelik yalnızca bilmekle kalmamış, bu işin içinde yer almıştı.
Akşama doğru evi bir kez daha baştan sona dolaştı. Pencereleri kapattı, kilitleri yokladı, müştemilata ve banyo kısmına baktı. Neredeyse hiç el sürmediği kilerin üst rafında, düzgünce üst üste konmuş birkaç kutu buldu. İçlerinde çocuk tabakları, küçük fincanlar ve renkli kaşıklar vardı; belli ki Emine teyze bunları yıllar önce bir çocuk için ayırıp saklamıştı.
