“Köydeki evi boşaltırsın, benim akrabalarım oraya taşınacak” dedi kayınvalidesi, Ayşe serada donup kalırken

Hikâyeler
Ev haksızca küçümsenmiş kutsal bir miras.

— Küçük bir ev mi? — diye sordu Ayşe, sesini hiç yükseltmeden. — Madem sizin gözünüzde o kadar önemsiz, o hâlde konuşacak bir şey kalmamış. Size göre küçücükse, gidip başka bir yer bulun.

— Zeynep çocukları bile hazırlamıştı, haberin olsun. Onlar da yazı temiz havada geçireceklerini sanıyordu.

— Demek ki boş yere umutlandırmışsınız.

— Hiç mi utanmıyorsun?

— Hayır. Ya siz?

Telefonun öbür ucunda bir anlık, ağır bir sessizlik oldu. Ardından Fatma yine her zamanki tavrına büründü; sesine kırgınlık, sitem ve baskı karıştı.

— Sen oldum olası malına mülküne düşkünsün. Hep “benim, benim” diyorsun. Evlilik böyle yürütülmez.

— Başkasının hakkına el uzatarak da yürütülmez, — dedi Ayşe ve konuşmayı bitirdi.

Bir hafta kadar sonra Mehmet’ten bir mesaj geldi: “Sakin sakin konuşalım.” Ayşe kabul etti ama evde buluşmayı istemedi. Pazar yerinin yakınındaki küçük bir kafede görüşmeyi teklif etti. Söylenen saatten önce gitti, pencere kenarında bir masaya oturdu. Mehmet karşısına geçtiğinde bir süre elindeki kaşığı çevirip durdu; sanki kelimeleri o metalin parlak yüzeyinde arıyordu. Sonunda başını kaldırdı.

— Annem işi fazla ileri götürdü. Bunu kabul ediyorum.

— Devam et.

— Ama sen de hemen kestirip atmasaydın.

— Devam et.

Mehmet sıkıntıyla nefesini bıraktı.

— Daha ne diyeyim? Barışmak için geldim işte.

— Barışmak, insanın ne yaptığını anlamasıyla olur. Sen anladın mı?

— Söyledim ya, annem abarttı.

— Annen değil, sen. Sen annene benim evimi gezdirme hakkını verdin. O evin sahibiymiş gibi konuşurken sustun. Üstelik sonra da kilitleri değiştirdim diye bana kızdın.

Mehmet bakışlarını kaçırdı.

— Zamanla kabul edersin diye düşünmüştüm.

— İşte mesele de bu. Bana sormayı hiç düşünmemişsin. Beni razı etmeyi değil, yavaş yavaş sıkıştırmayı planlamışsın.

Mehmet cevap vermedi. Masadaki menüyü eline aldı; sanki sayfaların arasında kendini kurtaracak düzgün bir cümle bulabilecekmiş gibi baktı. Sonra yine yerine bıraktı.

— Yani bitti mi? — diye sordu.

— Bitti.

— Bir inat uğruna mı?

— Hayır. Saygı kalmadığı için.

Bundan sonrası için söylenecek söz kalmamıştı. Ayşe ilk ayağa kalkan oldu. Paltosunu giydi, çantasını aldı ve kafeden çıktı. Mehmet arkasından koşmadı. Kolundan tutup durdurmaya çalışmadı. Kapının önünde etkileyici sözler söyleyip kendini anlatmaya da kalkmadı. Bu da başlı başına bir cevaptı aslında. Hayatı boyunca annesinin ve şartların kendisi adına karar vermesine alışmış bir adam, ne sahip çıkmayı bilir ne de kaybetmemek için emek vermeyi. Sadece rahatlığı bozulunca gücenir.

Boşanma işi hemen sonuçlanmadı. Mehmet’le Ayşe’nin çocuğu yoktu, paylaşacak ortak bir malları da bulunmuyordu; ama aralarında anlaşma denecek bir şey de artık kalmamıştı. Ayşe dilekçesini mahkemeye verdi. Oturup da “biz karşılıklı karar aldık” der gibi anlaşmalı bir ayrılığın arkasına saklanmak ona yalan söylemek gibi geliyordu. Mehmet önce tehditkâr birkaç söz etti, sonra sesi kesildi. Büyük ihtimalle Fatma yine akıl vermeye çalışmıştı; fakat eskisi gibi gür çıkan, her şeyi belirleyen o ton artık yoktu. Köydeki o karşılaşmadan sonra Ayşe, kayınvalidesinin kendinden emin konuştuğunu bir daha duymadı. Sadece ortak tanıdıklar üzerinden iletilen iğneli laflar, bir de “gelin zaten zor biriydi” diye meseleyi başka türlü gösterme çabaları kaldı geriye.

Ayşe yazı köyde tek başına karşıladı. Garipti ama uzun zamandır ilk defa içi gerçekten sakindi. Sabahları erkenden uyanıyor, pencereleri açıyor, tavukları dışarı salıyor, verandanın güneşte ısınmış tahtalarında yalınayak yürüyordu. İçinde boşluk değil, hafiflik vardı. Hafta sonları Elif geliyordu; bazen de Hatice bir kavanoz yoğurtla ya da mahalleden duyduğu haberlerle kapıya uğruyordu. Ev kendi ritmini bulmuştu. Yeni kesilmiş tahta kokusu, tavan arasına asılmış kuru nane demetleri ve bahçedeki elma ağacının çiçek kokusu birbirine karışıyordu. Bu koku çaydan değil, evin kendisinden yükseliyor gibiydi.

Temmuz ayında bir gün, kapının önünde yanında on yaşlarında bir oğlan çocuğuyla tanımadığı bir kadın belirdi. Ayşe onu daha görür görmez Hatice’nin anlattıklarından çıkardı: Zeynep olmalıydı.

— Merhaba, — dedi kadın, mahcup bir sesle. — Belki gelmemeliydim. Sadece konuşmak istedim.

Ayşe hiçbir şey söylemeden bahçe kapısını açtı. Fakat onları avludan öteye, evin içine buyur etmedi.

Zeynep gözlerini yere indirerek konuştu.

— Bana burada kalabileceğimiz söylenmişti. Sonra işin öyle olmadığını anladım. Özür dilemek istedim. Çocuklarla yaz için başka bir ev tuttuk, bir tanıdığımın yeri. Ben de kimsenin evine izinsiz yerleşmezdim.

Ayşe kadına dikkatle baktı. Karşısındaki biri onun malına çökmeye gelmiş bir yabancı gibi durmuyordu. Daha çok, başkasının pervasızlığına alet edilmiş yorgun bir kadına benziyordu.

— Başka ev tutmakla iyi etmişsiniz, — dedi Ayşe. — Size karşı bir diyeceğim yok. Ama benim sözüm olmadan buraya kimse kimseyi yerleştiremez. Bunu herkes bilsin.

— Anlıyorum, — diye aceleyle başını salladı Zeynep. — Fatma Hanım öyle kesin konuştu ki, ben de her şey kararlaştırıldı sandım.

— Sorun da tam olarak burada zaten.

Ayrılıkları da kavgasız oldu. Zeynep çocuğunun elini tuttu, kapıdan çıktı. Bahçe kapısı kapanınca Ayşe, beklemediği bir düşüncenin içinde belirdiğini fark etti: Bu mesele artık onu bütünüyle bırakmıştı. Zeynep’in özür dilemiş olması yüzünden değil; herkesin yeri sonunda belli olduğu için. Fatma başkasına ait evsiz kalmıştı, Mehmet kolayca yönlendirebileceği bir eşten olmuştu, Ayşe ise kendi avlusunda duruyordu. Artık kimse odaların ölçüsünü kendi planlarına göre almıyordu.

Sonbaharda mahkemedeki son işlem de tamamlanınca Ayşe köye bu kez hafta sonu için değil, tam bir haftalığına gitti. Mevsimi kapatması gerekiyordu: aletleri toparlayacak, etrafı kontrol edecek, pencerelerdeki perdeleri indirecekti… Birden durdu, kendi kendine gülümsedi ve zihnindeki o kelimeyi geri çekti. Hayır, burada perde yoktu. Emine teyzenin kış gelince kapattığı ahşap kepenkler vardı sadece. Ayşe tabureye çıktı, kancayı yerine geçirip sağlamlaştırdı.

Akşam olduğunda verandada oturdu. Elinde sıcak komposto dolu bir kupa vardı. Bahçelerin arkasından bir köpeğin havlaması duyuluyordu. Avlu çabucak kararıyordu. Pencereden sızan sarı ışık basamakların üzerine düşüyor, odunluk uzun bir gölge bırakıyor, elma ağacı son yapraklarını hafif hafif hışırdatıyordu.

Ayşe o mayıs gününü düşündü. Artık içinde neredeyse öfke yoktu. Fatma o gün bu eve, karşısına kimsenin dikilmeyeceğinden emin bir insan rahatlığıyla girmişti. Mehmet de yanında susarak yürümüştü; çünkü her şeyin onun yerine çözüleceğine, karısının da yine sessizce durumu yumuşatacağına inanıyordu. İkisi de yanılmıştı. Belki de bu yaşananların en kıymetli yanı tam olarak buydu.

Bir insan, başkasının malı ve hayatı üzerinde ancak ev sahibi sustuğu sürece hüküm kurabilirdi.

Ayşe artık susmuyordu.

Ertesi sabah evi kilitledi, odunluğu kontrol etti, avuç içini bahçe kapısının tahtasında gezdirdi. Sonra arabasına bindi ve yola çıkmadan önce avluya bir kez daha baktı. Fazlalık yoktu. Tartışmalı hiçbir şey kalmamıştı. Ev ilkbahardaki gibi sağlam duruyordu. Yalnız artık içinde daha çok sessizlik vardı; insanın omzuna çöken değil, kimseye hiçbir şey ispatlamak zorunda bırakmayan türden bir sessizlik.

Motoru çalıştırdı, arabayı yola sürdü. Bir hafta sonra yine döneceğini şimdiden biliyordu. Kendi evine. Başkalarının buyruğu olmadan. Bir gün onun suskunluğunun sonsuza dek süreceğini sananlara dönüp bakmadan.

Şükrüye'nin Penceresinden