Meğer Emine teyze onları, komşunun küçük kızı için ayırıp kaldırmış. Ayşe kutulara bakarken istemeden zihninde başka sahneler canlandı: Zeynep denen o kadın bu evde dolaşıyor, kendi havlularını askılara asıyor, yabancı çantaları odalara taşıyor, çocukları pencerenin önündeki tabureye çıkarıp dışarı baktırıyor; sonra da bir gün gayet rahat bir sesle, “Biz buraya iyice yerleştik artık,” diyordu.
Bu düşünce Ayşe’yi bir fincan kahveden daha çabuk kendine getirdi. Telefonunu eline aldı ve sonbaharda bahçe kapısına yeni sürgü takan, ilçe merkezindeki çilingiri aradı.
— Yarın uğrayabilir misiniz? — diye sordu. — Giriş kapısının kilidi değişecek. Müştemilatınki de.
Adam kısa bir duraksamadan sonra:
— Öğleden sonra gelebilirim, — dedi.
— Bekliyorum.
Ertesi gün ustayı bahçe kapısında karşıladı. Hangi kapının, hangi kilidin değişeceğini tek tek gösterdi. Eski göbekleri de yanında götürmesini özellikle istedi; işi bitene kadar başında durdu. Ardından iki ev ötede, yaz kış köyde yaşayan komşusu Hatice’ye uğradı.
— Hatice abla, — dedi alçak ama kesin bir sesle, — benim avlunun önünde elinde çantalarla birilerini görürsen hemen beni ara. Özellikle de “izin verildi” derlerse.
Hatice iki elini birden havaya kaldırdı.
— Ben de tam sana söyleyecektim kızım! Kayınvaliden geçen cumartesi buradaydı. Yalnız da değildi; yanında bir kadınla bir oğlan çocuğu vardı. Çitin dibinde dikilip bahçe nerede, banyo kısmı nerede, depo nerede diye konuşup durdular. Ben de senin haberin var sandım.
Ayşe birkaç saniye boyunca komşusunun yüzüne baktı. Artık eksik parça da yerine oturmuştu. Demek bu, bir anda ortaya atılmış sakar bir teklif değildi. Öfkeyle söylenmiş ölçüsüz bir söz hiç değildi. Evi çoktan göstermişlerdi. Birilerini kapıya kadar getirmiş, bahçeyi tarif etmiş, burada nasıl rahat edeceklerini konuşmuşlardı.
— İyi ki söyledin, — dedi Ayşe sessizce.
Şehirdeki evine döndüğünde vakit epey ilerlemişti. Oturduğu daire kendisine aitti; evlenmeden önce aldığı iki odalı, küçük ama düzenli bir yerdi. Mehmet düğünden sonra onun yanına taşınmıştı. O zaman bu durum Ayşe’ye doğal görünmüştü. Şimdi ise aynı gerçek bambaşka bir anlam kazanıyordu. Son zamanlarda Mehmet’in tavırlarında tuhaf bir sahiplenme vardı; kendisine ait olmayan şeyleri sanki zaten hakkıymış gibi görüyordu. Yalnız köydeki ev değil… Ayşe’nin zamanı, gücü, huzuru da aynı hesaba katılmış gibiydi.
Mehmet onu koridorda karşıladı.
— Niye telefonu açmadın sen?
— İşim vardı.
— Annem kırıldı, haberin olsun.
Ayşe montunu çıkardı, askıya astı. Ancak ondan sonra dönüp kocasının yüzüne baktı.
— Kilitleri değiştirdim.
Mehmet gözlerini kırpıştırdı.
— Ne kilidi?
— Köydeki evin. Müştemilatın da. Orada artık kimsenin anahtarı yok.
— Sen iyi misin Ayşe? — Mehmet’in sesi yükseldi. — Bu ne gösteri şimdi?
— Gösteri değil. Annenin benim arsama insan götürüp evi gezdirdiğini öğrendim. Komşu anlattı.
Mehmet’in yüzünden bir anlık bir şaşkınlık geçti. İşte o bir an, Ayşe’ye her şeyi anlaması için yetti.
— Yani biliyordun, — dedi.
— Bilmek denirse… Annem bir gidip bakalım dedi. Ben de bu kadar büyüteceğini düşünmedim.
— Ben büyütmedim. Sadece beni aptal yerine koymanıza izin vermiyorum.
Mehmet mutfağa geçti. Buzdolabından bir şişe su çıkardı, birkaç yudum içti. Sonra bu kez öfkesini saklamadan konuştu:
— Ayşe, sen her şeyi hep en uç noktaya götürüyorsun. İnsan gibi yardım edebilirdik. Sen orada sürekli yaşamıyorsun zaten. Ne var bunda, çok mu zoruna gitti?
Ayşe kapı pervazına omzunu dayadı. Yüzünde en ufak bir kıpırtı yoktu ama parmakları avucunun içinde sımsıkı kapanmıştı.
— Zoruma giden ev değil. Arkamdan karar verip benim olanı ortak, ortak olanı da annenin malı saymanız. Midemi bulandıran bu.
— Yine başladın.
— Hayır Mehmet. Sen başlattın. Anneni, başkasına ait bir evi boşta duran yer gibi görmeye götürdüğün gün başlattın.
Mehmet su şişesini masaya öyle sert bıraktı ki içindeki su kenardan taştı.
— Başkası, başkası deyip duruyorsun. Ben senin neyinim o zaman? Yabancı mıyım?
— Kocamsın. Benim sınırlarımı koruması gereken kişi. Ama sen, el koyma işinde aracı gibi davrandın.
— Ne büyük laflar bunlar böyle…
— Büyük değil. Yerli yerinde laflar.
Ayşe odaya geçti, dolabı açtı ve seyahat çantasını çıkardı.
— Ne yapıyorsun? — diye sordu Mehmet sertçe.
— Eşyalarını topluyorum. Bu gece annende kalacaksın.
— Aklını mı kaçırdın sen?
— Hayır. Sadece sonunda, ortada ciddi bir şey yokmuş gibi davranmayı bıraktım.
Mehmet ona doğru bir adım attı.
— Beni evden kovmaya hakkın yok.
Ayşe öyle hızlı döndü ki Mehmet olduğu yerde kaldı.
— Bu daire benim. Evlilikten önce alındı. Şimdi buradan kendin çıkacaksın, sessizce. Yoksa polisi ararım ve mal sahibinin evini, tartışmadan sonra terk etmeyi reddeden birinin olduğunu anlatırım.
Mehmet ona, sanki ilk kez görüyormuş gibi baktı. Belki de gerçekten ilk kez görüyordu. Ayşe bugüne kadar birçok şeyi yumuşatmıştı. Kayınvalidesi yaptığı yemeği beğenmeyip laf soktuğunda susmuştu. Fatma haber vermeden kapıya dayandığında tartışma çıkarmamıştı. Mehmet köye gelip yardım edeceğine söz verip son anda “daha önemli” işleri çıktığını söylediğinde de sineye çekmişti. Fakat her küçük tavizde, bu ailenin gözünde her şeye katlanacak biri hâline geldiğini fark etmemişti.
— Bir ev yüzünden mi? — diye sordu Mehmet boğuk bir sesle. — Aileyi bir ev için mi yıkıyorsun?
— Ev yüzünden değil. Sana ait olmayan bir şeyi yönetmeye kalktığın için. Bugün ev. Yarın ne olacak? Annen istedi diye hayatıma daha kimi sokacaksın?
Mehmet hâlâ karşılık vermeye çalıştı. Ayşe’nin fazla sert davrandığını, her şeyin konuşularak çözülebileceğini, annesinin yalnızca akrabaya yardım etmek istediğini söyledi. Ama bunları söylerken bir yandan da eşyalarını çantaya dolduruyordu. Çekmeceleri gürültüyle açıyor, tişörtleri savuruyor, özellikle ses çıkarıyordu. Ayşe engel olmadı. Pencerenin yanında durdu, onu dinledi. Bir süre sonra içinde ne pişmanlık ne de korku olduğunu anladı. Sadece uzun zamandır sürüp giden bir oyunun verdiği yorgunluk vardı.
Çıkmadan önce Mehmet anahtarlarını antredeki küçük sehpanın üstüne attı.
— Sakinleşince ararsın, — dedi.
— Bekleme, — diye karşılık verdi Ayşe.
Kapı kapanır kapanmaz Ayşe kilidi çevirdi, anahtarı içeriden çıkarıp aldı. Sonra sehpanın üzerindeki anahtar takımını da alıp çekmeceye koydu. Ancak ondan sonra oturdu. Yere yığılmadı, ağlama krizine kapılmadı, dizilerdeki gibi etkileyici bir hâl de takınmadı. Sadece antredeki küçük pufun üzerine çöktü. Birkaç dakika hiç kıpırdamadan kaldı. Sonra başını kaldırıp kararmış camdaki yansımasına baktı ve kısa, neredeyse öfkeli bir gülümsemeyle dudaklarını büktü. Demek ki insan bir kez susmayınca, karşısındakiler neyin kendilerine ait olup neyin olmadığını çok çabuk hatırlıyordu.
Ertesi gün Fatma kendisi aradı. Selam bile vermeden söze girdi:
— Sen kendini ne sanıyorsun? Mehmet senin kaprislerin yüzünden geceyi bende geçirdi.
— Benim yüzümden değil, kendi yaptıklarının yüzünden.
— Kocanın kıymetini hiç bilmiyorsun. Altı üstü küçücük bir ev meselesi.
