“Köydeki evi boşaltacaksın, benim akrabalarım oraya yerleşecek” diye emretti kayınvalidesi, Zeynep serada suyu silkeleyip donup kaldı

Hikâyeler
Bu haksız karar, kırılgan huzuru acımasızca tehdit ediyor.

— Küçücük bir ev mi? — Zeynep’in sesi şaşırtıcı derecede sakindi. — O hâlde konuşacak bir şeyimiz yok. Madem sizin gözünüzde bu sadece küçücük bir ev, gidip başka bir yer bulun.

— Elif çocukları bile hazırlamıştı, haberin olsun. Temiz havaya çıkacaklarını sanıyorlardı.

— Demek ki onları boşuna heveslendirmişsiniz.

— Hiç utanmıyor musun?

— Hayır. Ya siz?

Telefonun öbür ucunda bir anlık sessizlik oldu. Ardından Ayşe her zamanki sesine döndü; bastıran, kırgınlığı silah gibi kullanan, her kelimesine sitem bulaştıran o tona.

— Sen zaten hep kendi malına düşkün oldun. Ağzından “benim, benim”den başka laf çıkmaz. Böyle aile olunmaz.

— Başkasının olanı da sahiplenerek aile olunmaz, — dedi Zeynep ve telefonu kapattı.

Bir hafta sonra Mehmet’ten kısa bir mesaj geldi: “Sakin sakin konuşalım.” Zeynep kabul etti ama evde buluşmayı istemedi. Pazarın yakınındaki küçük bir kafede görüşmeye karar verdiler. Zeynep erken gitti, pencere kenarındaki masaya oturdu. Mehmet karşısına geçtiğinde uzun süre elindeki kaşığı çevirdi durdu; sanki söze nereden başlayacağını bulamıyordu. Sonunda başını kaldırmadan konuştu:

— Annem fazla ileri gitti. Bunu kabul ediyorum.

— Sonra?

— Ama sen de her şeyi bir anda kesip atmasaydın.

— Sonra?

Mehmet sıkıntıyla nefes verdi.

— Daha ne söyleyeyim? Barışmaya geldim işte.

— Barışmak, insanın ne yaptığını anlamasıyla olur. Sen anladın mı?

— Söyledim ya, fazla ileri gidildi.

— “Gidildi” değil, Mehmet. Sen yaptın. Annene benim evimi başkalarına gezdirme hakkını sen verdin. O orada emir verir gibi konuşurken sen sustun. Üstelik ben kilitleri değiştirince de bana kızdın.

Mehmet gözlerini kaçırdı.

— Zamanla razı olursun sanmıştım.

— İşte mesele de bu. Bana sormayı hiç düşünmedin. Beni ikna etmeye değil, sıkıştırmaya niyetliydin.

Mehmet cevap vermedi. Masadaki menüyü eline aldı; sanki sayfaların arasında onu kurtaracak doğru cümle saklıymış gibi baktı, sonra yeniden yerine bıraktı.

— Yani bitti mi? — diye sordu.

— Bitti.

— Bir inat uğruna mı?

— Hayır. Saygının yokluğu yüzünden.

Bundan sonrasını konuşmanın bir anlamı kalmamıştı. Zeynep ilk ayağa kalkan oldu. Paltosunu giydi, hesabı beklemeden kapıya yöneldi. Mehmet peşinden koşmadı. Kolundan tutmaya kalkmadı. Kapının önünde içli, süslü sözlerle kendini affettirmeye çalışmadı. Bu da başlı başına bir cevaptı. Hayatı boyunca annesinin ve şartların onun yerine karar vermesine alışmış bir adam, ne korumayı bilirdi ne de elindekini tutmayı. Ancak elindeki rahatlık alınırsa kırılır, gücenir, kendini mağdur sayardı.

Boşanma süreci kısa sürmedi. Mehmet’le çocukları yoktu, paylaşılacak ortak bir malları da bulunmuyordu; yine de aralarında anlaşma denecek bir şey kalmamıştı. Zeynep davayı aile mahkemesine taşıdı. Çünkü adliyeye birlikte gidip her şey karşılıklı verilmiş bir karar gibi davranmak ona açıkça yalan söylemek gibi geliyordu. Mehmet önce tehditkâr konuştu, sonra sesi kesildi. Muhtemelen Ayşe bu konuda da ona akıl vermeye çalışmıştı; fakat eski sertliği onda da kalmamış gibiydi. Köyde yaşanan o günden sonra Zeynep kayınvalidesinin o kendinden emin sesini bir daha duymadı. Sadece ortak tanıdıklar üzerinden gönderilen iğneli sözler, bir de “gelin zaten zor biriydi” diye meseleyi çarpıtma çabaları vardı.

Zeynep yazı köyde, tek başına karşıladı. Tuhaf olan şuydu: Uzun zamandır ilk kez içi gerçekten sakindi. Sabahları erkenden kalkıyor, pencereleri açıyor, tavukları salıyor, verandanın güneşle ısınmış tahtalarında yalınayak yürüyordu. İçinde boşluk değil, hafiflik vardı. Hafta sonları arkadaşı Merve geliyordu. Bazen de Emine elinde bir kavanoz yoğurtla ya da yeni duyduğu bir haberle kapıya uğruyordu. Ev kendi düzeniyle yaşamaya başlamıştı: yeni kesilmiş tahta kokusu, tavan arasına asılmış kuru nane demetleri ve bahçedeki elma çiçeklerinin serin rayihası birbirine karışıyordu.

Temmuz ayında, bir gün bahçe kapısının önünde tanımadığı bir kadın belirdi. Yanında on yaşlarında bir oğlan çocuğu vardı. Zeynep, komşusunun anlattıklarından onun kim olduğunu hemen anladı: Elif’ti bu.

— Merhaba, — dedi kadın çekingen bir sesle. — Belki de gelmemeliydim. Sadece konuşmak istedim.

Zeynep kapıyı sessizce açtı ama onları avludan daha içeri buyur etmedi.

Elif bakışlarını yere indirerek konuştu:

— Bana burada kalabileceğimiz söylenmişti. Sonradan işin öyle olmadığını anladım. Özür dilemek istedim. Çocuklarla yaz için başka bir ev tuttuk, bir tanıdığımın yeri. Ben de bir başkasının evine izinsiz yerleşmek istemezdim.

Zeynep dikkatle kadına baktı. Karşısında arsızca hak iddia eden biri değil, başkasının küstahlığına istemeden karıştırılmış yorgun bir kadın duruyordu.

— Başka ev tutmakla doğru yapmışsınız, — dedi Zeynep. — Size karşı bir kırgınlığım yok. Ama buraya artık benim sözüm olmadan kimse kimseyi yerleştiremez.

— Anlıyorum, — diye aceleyle başını salladı Elif. — Ayşe öyle kesin konuşmuştu ki, her şey çoktan kararlaştırılmış sandım.

— Sorun da tam olarak buydu zaten.

Vedalaşmaları sakin oldu. Kapı kapandığında Zeynep, beklemediği bir duyguyla yüzleşti: Sanki bu mesele nihayet omuzlarından tamamen düşmüştü. Elif’in özür dilemesi yüzünden değil; artık her şey yerli yerine oturduğu için. Herkes olması gereken yerdeydi. Ayşe başkasının evi olmadan kalmıştı. Mehmet, kolaylık sağlayan suskun bir eşten mahrumdu. Zeynep ise kendi avlusundaydı; odaları artık kimsenin hesabına, kimsenin planına göre ölçülmüyordu.

Sonbaharda mahkeme dosyasına son nokta konduğunda Zeynep köye yalnızca hafta sonu için değil, tam bir haftalığına gitti. Sezonu kapatması gerekiyordu: aletleri toplamak, kış hazırlığını yapmak, pencereleri gözden geçirmek… Bir an durdu. Aklından geçen kelimeyi bile düzeltti. Hayır, burada tül perde falan yoktu. Yalnızca Fatma teyzesinin her kış itinayla kapattığı ahşap kepenkler vardı. Zeynep kendi düşüncesine hafifçe gülümsedi, tabureye çıktı ve kepengin kancasını yerine oturttu.

Akşam olduğunda verandada oturdu. Elinde sıcak komposto dolu bir kupa vardı. Bahçelerin ötesinden bir köpeğin havlaması duyuluyordu. Hava avlunun üzerine çabuk inmişti. Pencereden süzülen sıcak ışık basamaklara yayılıyor, küçük depo uzun bir gölge bırakıyor, elma ağacı son yapraklarını usul usul hışırdatıyordu.

Zeynep o mayıs gününü artık neredeyse öfke duymadan hatırlayabiliyordu. Ayşe o eve, karşısına itiraz çıkmasına alışkın olmayan insanların rahatlığıyla girmişti. Mehmet yanında yürümüş, susmuştu; çünkü onun adına birilerinin yine karar vereceğinden emindi. Karısının da her zamanki gibi ortamı yumuşatacağını, meseleyi büyütmeyeceğini düşünmüştü. İkisi de yanılmıştı. Belki de bütün bu yaşananların asıl değeri tam olarak buradaydı.

Başkasının malı, başkasının hayatı üzerinde insan ancak sahibi sustuğu sürece hüküm kurabilirdi.

Zeynep artık susmuyordu.

Ertesi sabah evi kilitledi, depoyu kontrol etti, avlu kapısının tahtasına eliyle dokundu. Arabasına bindiğinde bir kez daha dönüp bahçeye baktı. Fazlalık yoktu. Tartışmalı hiçbir şey kalmamıştı. Ev, ilkbaharda olduğu gibi sağlam ve dimdik duruyordu. Yalnız artık içinde daha geniş bir sessizlik vardı; insanı ezen değil, kimseye kendini kanıtlamak zorunda bırakmayan türden bir sessizlik.

Motoru çalıştırdı ve yola çıktı. Bir hafta sonra yeniden geleceğini daha şimdiden biliyordu. Kendi evine dönecekti. Başkalarının buyruğu olmadan. Bir zamanlar onun suskunluğunun sonsuza kadar süreceğini sananlara dönüp bakmadan.

Şükrüye'nin Penceresinden