— Elif, sen benimle alay mı ediyorsun? Sana üçüncü kez söylüyorum: cumartesi on sekiz kişi gelecek. On sekiz! Kayseri’den Emine teyze, Ali ailesiyle, Mustafa ile Ayşe, Merve de kocasıyla… Benim yaş günüm dürümcüde değil, evde kutlanır, — Fatma’nın sesi mutfağın fayanslarına çarpıp geri dönüyor, sanki eski bir hoparlör sonuna kadar açılmış gibi bütün evi dolduruyordu.
Elif bardağını lavaboya bıraktı, hemen arkasını dönmedi. Pencerenin dışında, otoparkta marttan kalma kirli kar grileşmişti; altından lastiklerin ve insanların bata çıka geçtiği siyah bir çamur görünüyordu. Manzara neyse oydu: süssüz, bahanesiz, son yıllardaki hayatı kadar dürüst.
— Sizinle alay etmiyorum Fatma. Sadece şunu söylüyorum: on sekiz kişiyi ağırlayacak ne gücüm var ne de vaktim. Burası iki odalı bir ev, belediye yemekhanesi değil.
— Yine başladın, — kayınvalidesi ellerini iki yana açtı. — Beş çeşit salata, iki sıcak yemek, biraz söğüş, bir pasta… İnsan gibi yaşayan herkes böyle yapar. Ben ömrüm boyunca böyle yaşadım.
— O hâlde siz öyle yaşamaya devam edin, — dedi Elif sakin bir sesle. — Ama beni bu işe katmadan.

Koridordan Mehmet göründü. İçeri girdi demek doğru olmazdı; sanki yanlışlıkla oradan geçiyormuş da sonra “beni araya çektiler” deme hakkını saklı tutuyormuş gibi kapı ağzında belirdi.
— Ne oluyor burada?
— Olan şu: karın, benim doğum günümün ona yük olduğunu söylüyor, — diye tane tane konuştu annesi. — Akrabayı ağırlamak da ne büyük felaketmiş meğer.
— Ben öyle demedim, — Elif bakışlarını kocasına çevirdi. — İki gün boyunca ocağın başında dikilip sonra tabak taşımayacağımı, gece herkes “Elif de ne sertleşti” diye konuşurken fırının yağını tek başıma kazımayacağımı söyledim.
— Elifçiğim, uzatmasak olmaz mı? — Mehmet yorgun bir sesle araya girdi. — İnsan bir kere altmış altı yaşına basıyor. Annemin özel günü sonuçta.
— Allah’a şükür bir kere. Her sene aynı hazırlık istenseydi, beni çoktan sedyeyle çıkarırlardı.
— Terbiyesizlik ediyorsun, — diye tısladı Fatma. — Kiminle konuştuğunun farkında mısın sen?
— Gayet farkındayım. Rica etmeyi değil, emir vermeyi alışkanlık edinmiş biriyle konuşuyorum. Üstelik başkasının emeğini de bedava sanıyor.
— Başkası mı? — Fatma gözlerini kıstı. — On iki yıllık evlilikten sonra ben sana başkası mı oldum?
— İş görülmesi gerekince aileyim. Ama benim sınırlarıma saygı duyulması gerekince birden yabancı oluyorum. Çok kullanışlı bir düzen.
Mehmet omzunu huzursuzca oynattı.
— Elif, hak arama işini bu kadar büyütme. Ne var bunda? Salatalar cuma akşamından hazırlanır, etli sıcak yemek cumartesi yapılır. Biz de yardım ederiz.
— Biz dediğin kim tam olarak? — Elif bütün bedeniyle ona döndü. — Geçen yılbaşında yemek daha bitmeden “beş dakika uzanayım” deyip gece yarısı uyanan sen mi? Ben tek başıma bulaşıkları ovarken ortada görünmeyen sen? Yoksa sadece “Ay, ben olsam biraz dereotu koyardım” demeyi bilen kız kardeşin Zeynep mi?
— Zeynep’i karıştırma, — Fatma bir anda parladı. — Onun çocukları var.
— Benim de demirden kollarım, yedek belim mi var?
— Sen ofiste çalışıyorsun, taş ocağında değil, — diye kestirip attı Fatma. — Kendini bitkin bir yük hayvanı gibi göstermene gerek yok.
— Teşhisiniz için sağ olun. O zaman benim cevabım da kesin: bu evde kutlama yapılmayacak, ben de yemek hazırlamayacağım.
Bir anlık sessizlik çöktü. Patlamadan önce elektrik trafosunun içinde biriken o uğultusuz gerilim gibiydi.
— Mehmet, duyuyor musun? — Fatma sesini yükseltti. — Karın beni kapı dışarı ediyor.
Mehmet gözlerini Elif’ten kaçırarak konuştu:
— Elif, fazla ileri gittin. Bunu daha düzgün söyleyebilirdin.
— Ben zaten düzgün söylüyorum. “Hayır” normal bir kelimedir. Sizin ailede sadece kimse ona saygı duymayı öğrenmemiş.
Sonraki beş gün evin içine garip, ağır bir suskunluk yerleşti. Kavga olsa belki daha az yorardı insanı; bu sessizlik ise duvarlara sinip nefes almayı bile güçleştiriyordu. Mehmet hazır köfte ısıtıyor, paketleri hışırdata hışırdata açıyor, bütün hâliyle büyük bir felaket yaşamış gibi dolaşıyordu: karısı artık evin hizmetlisi olmayı bırakmıştı.
Fatma, kızının yanına taşındı; ama uzaktan iğnelemeyi ihmal etmedi. Zeynep de telefonuna uzun uzun mesajlar gönderiyordu. Mesajlarda “annem” kelimesi, gerçek anlam taşıyan cümlelerden daha fazla geçiyordu.
“En azından onun ne kadar kırıldığını düşündün mü?”
“Yılda bir gün aile gibi davranmak bu kadar mı zor?”
“Mehmet çok üzülmüş, sen gerçekten çok katı davranıyorsun.”
Elif telefon ekranına bakarken içindeki yorgunluğun, öfkeden bile ağır olduğunu hissediyordu.
