Elif mesajları okuyor, sonra tek tek siliyor; iş çıkışı da eve dönmek yerine havuza gidiyordu. Suyun altında geçirdiği yarım saat, ona bütün aile nasihatlerinden daha iyi geliyordu. Orada kimse ondan salata doğramasını istemiyor, neden gülümsemediğini sorgulamıyordu. Eve ancak ona doğru varıyordu. Kapıyı açtığında içeride Kayseri mantısının kokusuna, Mehmet’in bastırılmış memnuniyetsizliği ve başkalarının beklentileri karışıyordu.
Doğum günü yemeğine iki gün kala Mehmet yatak odasına geldi. Yüzünde, isteğinin reddedileceğini baştan kabullenmiş birinin kırgın ifadesi vardı.
“Bir şey konuşmamız lazım.”
“Şimdiden içim daraldı.”
“Annem kutlamayı Zeynep’te yapacakmış. Ama onların fırını berbat, üstünü yakıyor. Sen bari şu et yemeğini bir de lavaş rulosunu hazırlasan. Biz alıp götürürüz. Senin gelmene bile gerek yok.”
“Ne kadar cömert bir teklif.”
“Elif, lütfen iğnelemeden konuş.”
“Nasıl konuşayım? Minnet mi duyayım? Ben cevabımı verdim: hayır.”
“Bunu bilerek yapıyorsun. Karakterini göstermek için.”
“Hayır Mehmet. İlk defa içime sinmeyen bir şeye evet demiyorum, hepsi bu.”
“Senin yüzünden bütün gün mahvolacak.”
“Benim yüzümden değil. Siz yıllardır bütün yükü tek bir kişinin sırtına bindirmeye alıştığınız için.”
Mehmet bir süre kapının yanında dikildi, sonra sertçe mırıldandı:
“Sen çok kötü biri oldun.”
“Ben kötü olmadım, yoruldum. İkisi aynı şey değil.”
Cumartesi günü Elif saat on birde evden çıktı. Önce saçını kestirdi, ardından bir kitapçıya uğradı. Sonra alışveriş merkezinin yanındaki küçük kafede oturup okumaya başladı. Camın öte yanında alışveriş arabaları, dolu poşetler, üstlerine büyük gelen montların içinde çocuklar geçip duruyordu. Ne sevinçliydi ne de suçluluk duyuyordu. Sadece sessizlik vardı içinde. Sanki yıllardır beyninin içinde uğuldayan aspiratör ilk kez kapanmıştı.
Telefonunu sessize alıp çantasına koymuştu. Akşam ekranı açtığında Mehmet’ten on iki, Zeynep’ten sekiz cevapsız arama gördü. Bir de kısacık mesaj vardı: “Annem şehir hastanesinde. Tansiyon. Hemen gel.”
Acil servisin girişinde ıslak palto, ilaç ve telaş kokusu birbirine karışmıştı. Mehmet plastik sandalyede kamburunu çıkararak oturuyordu. Zeynep ise şık bluzunun içinde öyle ağlıyordu ki, sanki burada en büyük felaketi yaşayan kendisiydi.
“Ne oldu?” diye sordu Elif.
“Ne mi oldu?” Zeynep hemen yerinden doğruldu. “Bu karmaşa yüzünden annem az kalsın bayılıyordu. Sıcak yemek gecikti, çocuklar servis tabağını devirdi, annem gerildi, tansiyonu fırladı. Sen yardım etseydin bunların hiçbiri yaşanmazdı.”
Elif ona bakmadı bile.
“Doktor ne dedi?”
Mehmet boğuk bir sesle cevap verdi:
“Şimdilik hipertansif kriz diyorlar. Bekliyoruz.”
“Sabah ilaçlarını içmiş mi?”
Zeynep bir an duraksadı.
“Bilmiyorum. Sabah yediden beri ayaktaydı. Doğrama, mezeler, pasta, misafirler…”
Elif ağır ağır başını çevirip Zeynep’e baktı.
“Yani tansiyonu olan bir kadının ilacını alıp almadığını kimse kontrol etmemiş; ama masada küçük atıştırmalıklar eksik olmasın diye herkes seferber olmuş.”
“Akıl vermeye kalkma,” diye çıkıştı Zeynep. “Şimdi sırası değil.”
“Tam da sırası. Sadece sizin işinize gelmiyor.”
Muayene odasının kapısı açıldı. Dışarı çıkan doktor yorgun, net ve duygusuz bir ifadeye sahipti.
“Fatma Yılmaz’ın yakınları?”
“Biziz.”
“Durumu dengelendi. İnme değil. Tansiyonunu stres, aşırı yorgunluk ve ilaçlarını aksatması yükseltmiş. Yarın sabahlık, terlik ve su getirirsiniz. Bir daha da altmışını geçmiş bir kadını bütün gün davet sofrasının etrafında koşturmayın.”
Zeynep yeniden ağlamaya başladı. Mehmet başını öne eğdi. Elif ise o anda öfkeden çok, yapışkan bir yorgunluk hissetti. Hepsi yetişkin insanlardı; ama hayatı hâlâ okul müsameresi sanıyorlardı. Yeter ki masa düzgün görünsün, gerisi önemli değildi.
Ertesi gün Elif hastaneye bir çanta eşya ve termosla et suyu götürdü. Fatma yatakta alışılmadık biçimde sessiz yatıyordu. O her zamanki buyurgan duruşundan eser kalmamıştı. Karşısında yalnızca yaşını ve yorgunluğunu taşıyan bir kadın vardı.
“Geldin,” dedi selam vermek yerine.
“Geldim.”
“Zeynep gelemedi mi?”
“Zeynep’in çocukları var, kocası var, trafik var, bir de çok hassas bir ruh hâli var. Yani durum ciddi.”
Fatma gözlerini kapattı.
“Alay etme. Başım çatlıyor.”
“O zaman lafı uzatmayalım. Eşyalarını getirdim, bir de et suyu.”
“Kendin mi kaynattın?”
