“Sakın odandan burnunu bile çıkarma, duydun mu seni arsız!” diye tısladı kayınvalidesi, misafirler önünde gelini odasına hapsetmeye çalışırken

Hikâyeler
Görünmez sayılmak acımasız ve utanç verici.

— Sakın odandan burnunu bile çıkarma, duydun mu seni arsız! Şu yüzünü bir göster de olacakları gör! — diye tısladı kayınvalidesi.

— Aklından bile geçirme! — Fatma Hanım öyle sert döndü ki taşlı küpeleri sallanıp duvarlara küçücük ışıklar serpti. — Kaya ailesi buradayken seni ortalıkta görmek istemiyorum. Gir o daracık odana, sesini de çıkarma!

Elif, mutfağın aralık kapısının yanında donup kalmıştı. Elindeki kurulama bezini avuçlarının içinde buruş buruş etmişti. Kapı aralığından, kayınvalidesinin orta sehpadaki yapay güllerle dolu vazoyu düzelttiğini, peçeteleri hizaya soktuğunu, tepsideki kristal bardakların aynı çizgide durup durmadığını kontrol ettiğini görüyordu.

— Anne, biraz sakin ol… — diye söze girecek oldu Mert.

Fakat Fatma Hanım, oğlunu sanki kulağının dibinde vızıldayan bir sineği kovar gibi eliyle susturdu.

— Bir de insanların içinde rezil olmak mı kaldı? Kaya ailesi gelecek, bunu… — uygun kelimeyi bulmak ister gibi kısa bir an duraksadı — bunu görürlerse ne düşünürler? Oğlumun önüne gelen biriyle evlendiğini mi sanacaklar?

Elif kapıyı usulca kapattı. Parmakları titriyordu; buna rağmen nefesini düzene sokmaya çalıştı. Üç yıl. Tam üç yıldır İstanbul’un göbeğindeki bu evde yaşıyordu ve her misafir gelişinde, utanılacak bir sırmış gibi saklanıyordu. Sanki vitrinde görülmesi ayıp olacak kusurlu bir eşyaydı.

On dakika geçmeden zil çaldı. Elif, Fatma Hanım’ın konuklara şeker gibi bir sesle hoş geldiniz deyişini, salondan yükselen konuşmaları, ardından Mert’in kahkahasını işitti. O kahkaha başkaydı; Mert’in dışarıya sakladığı, insan içine çıkınca taktığı parlak bir maskeydi. Elif’e hiçbir zaman öyle gülmezdi.

Kayınvalidesinin “in” diye andığı odasının penceresine yaklaştı ve akşam karanlığına bürünen şehre baktı.

Ekim alacası çabucak koyulaşıyordu. Karşı apartmanların pencerelerinde ışıklar birer birer yanmaya başlamıştı. Elif’in aklından ansızın şu geçti: Acaba o perdelerin ardında, kendisi gibi kaç kadın vardı? Kendi evinde yok sayılan, başkalarının bakışlarından gizlenen, varlığı utanılacak bir şeymiş gibi susturulan kaç kadın?

Ankara’da büyümüştü; sıradan, gösterişsiz bir ailede. Babası fabrikada çalışır, annesi kütüphanede görev yapardı. Meslek okulunu bitirince İstanbul’a gelmiş, Ümraniye taraflarında küçük bir oda kiralamış, bir diş kliniğinde danışmada işe başlamıştı. Mert’le de orada tanışmıştı. Diş tedavisi için gelmiş, gülümsemiş, şakalar yapmış, onu kahve içmeye davet etmişti. O zamanlar bambaşka biri gibiydi. Ya da Elif, onun öyle olduğuna inanmayı çok istemişti.

— Elif, biraz daha buz getir, — diye Mert’in sesi salondan duyuldu. Ses tonu, insanın evindeki eşine değil de hizmet eden birine seslenirken kullandığı türdendi.

Elif derin dondurucudan buz kabını çıkardı ve salona geçti. İçeride ağır bir parfüm kokusuna bergamotlu çayın ve tatlı şerbetin kokusu karışmıştı. Kaya çifti masanın başında oturuyordu; yaşları ilerlemiş, şık giyimli, mesafeli bir çifttiler. Yanlarında Fatma Hanım, bayram ağacı gibi ışıl ışıl parlıyordu.

— İşte bizim küçük yardımcımız da geldi, — dedi kayınvalidesi, Elif’e bakma zahmetine bile girmeden. — Masaya bırak, sonra çık.

Kaya Hanım, altmışlarına yakın, bakışları serin ve ölçülü bir kadındı. Elif’i tepeden tırnağa süzdü.

— Bu kim? Yeni gündelikçi mi?

Salondaki hava bir anda buz kesti. Elif, buz kabını masaya bıraktı ve başını kaldırdı. Mert telefonuna gömülmüştü; sanki orada değilmiş gibi davranıyordu. Fatma Hanım’ın yüzüne ise zorlama, gerilmiş bir tebessüm yerleşti.

— Yok canım, Emine Hanım, olur mu öyle şey! O… şey… uzaktan akraba sayılır. Bazen ev işlerinde yardımcı oluyor.

Akraba.

Oğlunun nikâhlı eşi, “uzaktan akraba” olmuştu.

Elif’in içinde bir şey, duyulmayacak kadar hafif ama bütün varlığını sarsacak kadar kesin bir sesle yerine oturdu. O küçücük kırılmayı kimse fark etmedi belki; fakat Elif, dalga dalga bütün bedenine yayıldığını hissetti. Yavaşça ellerini önlüğüne sildi. Sonra önlüğün bağını çözdü, çıkardı, özenle katladı ve sandalyenin arkalığına bıraktı.

— Ben onun eşiyim, — dedi alçak ama pürüzsüz bir sesle. — Mert’in karısıyım. Üç yıldır.

Fatma Hanım yerinden öyle bir fırladı ki kahve fincanı devrildi; koyu leke beyaz örtünün üzerine yayıldı.

— Sen… sen buna nasıl cüret edersin? Çık dışarı! Hemen bu salondan çık!

— Hayır, — dedi Elif başını iki yana sallayarak. — Gitmeyeceğim. Kendi evimde saklanmaktan yoruldum artık.

Mert sonunda gözlerini telefondan ayırdı. Yüzünde şaşkınlık, öfke ve daha derinde, annesinden çekinen bir çocuğun korkusu vardı.

— Elif, olay çıkarma. Odana geç. Sonra konuşuruz.

— Sonra mı? — Elif acı bir gülüşle karşılık verdi. — Biz üç yıldır hep “sonra” diye yaşıyoruz. Annen duymayınca, misafirler gidince, herkes uyuyunca… Ben artık o “sonra”yı beklemeyeceğim.

Kaya çifti donakalmıştı; belli ki böyle bir sahneye tanık olacaklarını hiç düşünmemişlerdi. Fatma Hanım’ın yüzü kıpkırmızı kesildi.

— Seni nankör! Ben seni acıdığım için bu eve aldım. Karnını doyurdum, üstünü başını düşündüm, sen ise…

— Acıdığınız için mi? — Elif’in sesi giderek daha sağlam çıkıyordu. — Ben bu eve, oğlunuz benimle evlendiği için geldim. Siz ise ilk günden beri beni bu ailenin bir ferdi değil, evin hizmetçisi gibi hissettirmek için elinizden geleni yaptınız.

Antrede duran çantasını aldı, askıdaki montuna uzandı. Elleri yeniden titriyordu; ama bu titreme artık korkudan değil, bambaşka bir şeydendi.

Şükrüye'nin Penceresinden