Adrenalindi bu. Öfkeydi. Bir kapının içinden çıkarken insanın kendi hayatına yeniden basmasının verdiği tuhaf, yakıcı ferahlıktı.
— Nereye gidiyorsun sen?! — Mert sonunda yerinden sıçradı. — Aklını mı kaçırdın?
Elif, eşiğin hemen dışında durup arkasına döndü. Bir zamanlar ona çiçekler getiren, geceleri şiirler okuyan adama baktı. Onu seveceğine, her şeyden koruyacağına söz veren adama… Düğünden iki hafta sonra, annesinin isteği üzerine ona ilk kez “yardımcı” diyen adama.
— Artık sizin hizmetçiniz değilim, — dedi sakin ama keskin bir sesle. — Üstelik sakladığınız sır da olmayacağım. Nasıl istiyorsanız öyle yaşayın.
Kapı arkasından usulca kapandı; fakat o yumuşak ses, Elif’in içinde bir dönemin kesin biçimde bittiğini ilan etti. Merdiven boşluğunda kedi kokusuna yeni sürülmüş boya kokusu karışıyordu. Elif sırtını duvara dayadı, gözlerini yumdu. Kalbi göğsünden çıkacakmış gibi çarpıyordu.
Çantasından telefonunu çıkardı. Üç yıl boyunca bağını koparmadığı tek arkadaşı Zeynep’i aradı.
— Zeynep… Sana gelebilir miyim? Kısa bir süreliğine… Evet… Evet, bir şey oldu…
Yenikapı metrosu insan seliyle doluydu. Elif kalabalığın arasında sıkışmış, yabancı omuzların kendisine sürtündüğünü, birinin ayağına bastığını hissediyordu. Havada ıslak montların, ucuz makine kahvesinin, yorgun insanların kokusu vardı. Bu kokuyu derin derin içine çekti. Sıradan hayatın kokusuydu bu; herkesin kendi derdine yetiştiği, kimsenin saklanmak zorunda kalmadığı, kimsenin rol yapmadığı bir hayatın kokusu.
Vagonun içi bunaltıcıydı. Elif kapının yanında duruyor, demir tutamağa sıkıca sarılıyor, kararmış camdaki yansımasına bakıyordu. Otuz bir yaşındaydı. Saçları alelacele toplanmış, yüzü solgun, gözlerinin altı mor halkalarla gölgelenmişti. En son ne zaman aynaya bakıp “Yeterince görünmez miyim?” diye düşünmemişti?
Telefonu avucunda titredi. Mert. Beş cevapsız arama. Elif ekrana kısa bir bakış attı, aramayı kapattı ve telefonu sessize aldı.
Zeynep, Bağcılar’da dokuz katlı eski bir apartmanda oturuyordu. Kapıyı bol bir eşofman altı ve dizleri esnemiş bir tişörtle açtı. Elif’i hiç soru sormadan kollarının arasına aldı, uzun uzun sarıldı.
— Çay mı koyayım? Yoksa önce bir ıhlamur mu içsek, sinirlerin yatışsın?
— Çay, — dedi Elif, montunu çıkarıp yıpranmış kanepeye bırakırken. — Şimdilik ayakta durabilecek haldeyim.
Zeynep az sonra iki dumanı tüten kupayla geri geldi. Elif’in yanına kıvrıldı, ayaklarını altına topladı.
— Anlat.
Elif anlatmaya başladı. Her şeyi birden dökemedi; önce sadece o akşamı, Kaya ailesini, Fatma’nın sözlerini anlattı. Sonra kelimeler kendi yolunu buldu; sanki içinde yıllardır tutulan bir set yıkılmıştı. Fatma’nın daha ilk günden onu sevmediğini söyledi: “Bizim çevremizden değil”, “Doğru düzgün bağlantıları yok”, “Taşralı” demişti. Mert’in başta onu savunduğunu, sonra her geçen ay annesinin yanında daha fazla durduğunu anlattı. Yavaş yavaş nasıl evin görünmez hizmetçisine dönüştüğünü söyledi; yemek pişirmiş, temizlik yapmış, çamaşır yıkamıştı ama misafir geldiğinde sofraya çağrılmamıştı. Bir keresinde Fatma’nın, “Bizi mahcup etme, odanda otur,” dediğini anlattı. Mert ise o gün de susmuştu.
— Ah Elif’im… — Zeynep elini avucunun içine aldı. — Neden sustun? Niye bana daha önce söylemedin?
— Utandım, — dedi Elif. Çaydan bir yudum aldı, dili yandı ama umursamadı. — Herkes “Ne kadar şanslısın, ne düzgün bir eş buldun, İstanbul’un göbeğinde ev, kültürlü kayınvalide…” deyip duruyordu. Ben ne diyebilirdim? O evde bir insan değil de evcil bir şey gibi yaşadığımı mı? Kocamın, karısından çok annesini koruduğunu mu?
Zeynep cevap vermedi. Sadece Elif’in elini okşadı. Pencerenin ötesinde akşam İstanbul’u uğulduyordu; bir yerlerde köpek havlıyor, avluda çocuklar bağırıyor, apartman kapısı arada bir gürültüyle kapanıyordu.
— Burada kal, — dedi Zeynep bir süre sonra. — Ne kadar gerekiyorsa o kadar. Bir yolunu buluruz.
O gece Elif’in gözüne uyku girmedi. Açılır kapanır kanepenin üzerinde sırtüstü yatmış, tavana bakıyor, zihninden geçenleri durduramıyordu. Üç yıl önce sevginin her şeyi iyileştireceğine inanmıştı. Mert’in değişeceğini sanmış, Fatma’nın zamanla kendisine alışacağını düşünmüştü. Oysa insanlar istemedikçe değişmiyordu. Mert de istememişti.
Sabah, kocasından gelen yirmi cevapsız aramayla başladı. Ardından Fatma’dan bir mesaj düştü: “Bu nazı artık bırak ve eve dön. Aileyi rezil etme.”
Elif telefonu kapattı.
Zeynep saat sekizde işe gitmişti. Masanın üzerine bir anahtar ve küçük bir not bırakmıştı: “Buzdolabı senin. Dinlen.” Elif kalktı, duş aldı; uzun zamandır ilk kez acele etmeden, kimse kapıya vurup bir şey istemeden. Sonra kendine kahve yaptı, pencerenin önüne oturdu. Aşağıda yaşlı kadınlar köpek gezdiriyor, anneler çocuklarını anaokuluna yetiştiriyordu. Basit, gösterişsiz, maskesiz ve korkusuz bir hayat akıp gidiyordu.
Bir süre sonra dizüstü bilgisayarı açtı, e-postasına girdi. Üç yıldır güncellemediği özgeçmişini buldu. Fatma çalışmasına izin vermemişti; “Paraya ne ihtiyacın var, biz sana bakıyoruz,” demişti. Ne var ki o “bakma” dedikleri şey, bir hapisten bile daha boğucu çıkmıştı.
Öğlene kadar özgeçmişini altı kliniğe gönderdi. Akşama doğru iki yerden yanıt geldi; ikisi de onu görüşmeye çağırıyordu.
Telefonunu ancak ertesi gün yeniden açtı.
