“Sakın odandan burnunu bile çıkarma, duydun mu seni arsız!” diye tısladı kayınvalidesi, misafirler önünde gelini odasına hapsetmeye çalışırken

Hikâyeler
Görünmez sayılmak acımasız ve utanç verici.

Ekran açılır açılmaz bildirimler peş peşe düştü: Mert’ten otuz sekiz cevapsız arama, kayınvalidesinden on iki arama. Fatma’dan da tek satırlık bir mesaj vardı: “Mert’in kalbi kötüleşti. İçin rahat mı şimdi?”

Elif’in dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. Bu oyunu iyi tanıyordu. Hastalık bahanesiyle vicdanına yüklenmek… Kimi zaman baş ağrısı, kimi zaman tansiyon, kimi zaman da “kalbim sıkışıyor” sözleri. Mert de her defasında her şeyi bırakıp annesinin yanına koşardı.

Fakat artık bu yük Elif’in sırtında değildi.

Kısa bir cevap yazdı: “Ambulans çağırın. Ben geri dönmeyeceğim.”

İlk iş görüşmesi İstanbul’da, merkezi bir semtteki özel bir klinikteydi. Elif dolabındaki tek düzgün elbiseyi giydi, yüzüne hafif bir makyaj yaptı, aynanın karşısında omuzlarını dikleştirdi. Başhekim, ellili yaşlarında, bakışları sakin ama dikkatli bir kadındı. Özgeçmişini hızlıca inceledi, ardından geçmiş deneyimleriyle ilgili birkaç soru yöneltti.

— Üç yıl boyunca neden çalışmadınız?

Elif bir an duraksadı. Ne diyecekti? Kocasının ve kayınvalidesinin izin vermediğini mi? Evde, kuleye kapatılmış biri gibi yaşadığını mı?

— Ailevi sebeplerden dolayı ara vermek zorunda kaldım. Ama artık tam zamanlı çalışmaya hazırım.

Başhekim ağır ağır başını salladı.

— Danışma ve hasta kayıt bölümüne bir yönetici arıyoruz. Vardiyalar değişken, başlangıç maaşı çok yüksek değil; fakat ilerleme imkânı var. Bir hafta sonra başlayabilir misiniz?

— Başlayabilirim.

Elif gülümsedi. Uzun zamandır ilk kez, yüzündeki gülümseme sahici gelmişti ona.

Akşam Zeynep’in mutfağında oturmuş, demli çay içiyor, yüksek sesle gülüyorlardı.

— Beni aldılar! Zeynep, yeniden çalışacağım!

— Aferin sana, aslan gibi yaptın — dedi Zeynep, bardağını onunkiyle hafifçe tokuşturarak. — Peki Mert? Hâlâ arıyor mu?

— Arıyor. Yazıyor da. Ama cevap vermiyorum.

— En doğrusunu yapıyorsun. Bir insanı kaybetmenin ne demek olduğunu biraz da o anlasın.

Ama Mert hiçbir şeyi anlamamıştı. Üç gün sonra Elif’i buldu. Akşamüstü, Elif alışveriş poşetleriyle Zeynep’in evine dönerken apartmanın önünde onu bekliyordu. Yüzü çökmüş, zayıflamış, gömleği buruş buruştu; sanki birkaç gün içinde yaşlanmıştı.

— Elif, konuşmamız lazım.

— Konuşacak bir şeyimiz yok.

Elif yanından geçip gitmek istedi, fakat Mert bileğini yakaladı.

— Annem hasta. Ciddi söylüyorum. Tansiyonu fırlıyor, avuç avuç ilaç içiyor. Doktorlar stresten diyor. Senin yüzünden.

Elif kolunu sertçe geri çekti.

— Benim yüzümden mi? Mert, annen üç yıl boyunca bana eziyet etti. Beni küçümsedi, sakladı, evde hizmetçi gibi kullandı. Sen de sustun. Her seferinde onu seçtin, bir kez olsun beni seçmedin.

— Onun nasıl biri olduğunu biliyorsun… Biraz sabredebilirdin, uyum sağlayabilirdin…

— Uyum mu? — Elif’in sesi çatladı. — Üç yıl boyunca zaten uyum sağlamaya çalıştım! Yıkadım, pişirdim, temizledim! Bana hizmetçi dediğinde sustum! Peki ne değişti? Hiçbir şey!

— Elif, dön. Annemle konuşurum. Bu kez anlar…

— Hayır.

Elif başını iki yana salladı.

— Geri dönmeyeceğim. Ben yaşamak istiyorum, Mert. Korkuyla, diken üstünde sürünmek istemiyorum. İş buldum. Kendime yeni bir hayat kuracağım. Siz olmadan.

Arkasını döndü ve apartmanın kapısına doğru yürüdü. Mert arkasından seslendi, fakat Elif bir kez bile dönüp bakmadı.

Zeynep’in evinde içerisi sıcacıktı; mutfağa tarhana çorbasının kokusu yayılmıştı. Elif montunu çıkarıp sandalyeye bıraktı, sonra sessizce masaya oturdu.

— Geldi mi?

— Evet.

— Ne dedin?

— Geri dönmeyeceğimi söyledim.

Zeynep önüne bir kâse çorba koydu, yanına da ekmek bıraktı.

— Helal olsun sana. Dayan biraz daha. En zor kısmı atlattın sayılır.

Elif ise içten içe biliyordu: Asıl zor olan daha yeni başlıyordu.

Klinikteki iş, onun için adeta nefes alacak bir kapı oldu. Sabah sekizde orada oluyor, hastaları güler yüzle karşılıyor, randevuları düzenliyor, evrakları toparlıyor, telefonlara bakıyordu. Başhekim Sevgi Hanım disiplinli ama adaletli bir kadındı. Elif’in özel hayatını kurcalamıyor, gereksiz sorular sormuyor; yalnızca işini yapmasına izin veriyordu.

Bir ay sonra Elif Ümraniye taraflarında küçük bir oda tuttu. Oda dardı; mobilyalar eskiydi, sanki yıllar öncesinden kalmış gibiydi. Ama orası ona aitti. Yeni bir nevresim aldı, pencereye ince bir perde astı, denizliğin üzerine de saksıda bir menekşe koydu. Bu küçücük alan, ona kimsenin nasıl nefes alacağını söylemediği ilk yerdi.

Mert’in aramaları giderek seyrekleşti. Fatma son bir mesaj gönderdi: “Pişman olacaksın. Allah her şeyi görür. Aileyi dağıtmanın hesabını vereceksin.”

Elif mesajı okudu, numarayı sildi ve engelledi.

Aradan altı ay geçti.

Bahar İstanbul’a geç gelmişti ama geldiğinde de kararlı gelmişti. Bir hafta içinde soğuk çekilmiş, ağaçlar yeşermiş, insanlar kalın paltolarını dolaplara kaldırmıştı. Elif bir akşam iş çıkışı eve dönerken parkın içinden geçiyordu. Tam o sırada Mert’i gördü.

Bir bankta tek başına oturuyordu. Omuzları çökmüş, bedeni bükülmüş, en az on yaş yaşlanmış görünüyordu. Yanında iki koltuk değneği duruyordu.

Elif yürümeye devam etmek istedi. Fakat Mert başını kaldırdı ve göz göze geldiler.

— Elif…

Sesi boğuk, yorgun ve kırılmıştı. Elif birkaç adım ötede durdu.

— Ne oldu sana?

Mert acı bir gülümsemeyle dudaklarını büktü.

— Beyin kanaması geçirdim. İki ay önce. Sol tarafım hâlâ güçsüz. Doktorlar stresten, yorgunluktan olduğunu söylüyor.

Şükrüye'nin Penceresinden