“Anneciğim, bugün anaokulunda ne çizdim, bak!” diye sevinçle seslenen kızının gülüşü, kapısı aralık eve yaklaşınca içeriden gelen konuşmayı istemeden duyan annenin şoku

Hikâyeler
Sessizlik acı, adaletsiz ve tahammül edilemez bir yük.

Eşim, ağır hasta olduğunu söylediği annesine bakmak için evden ayrılmıştı. Aradan koskoca bir ay geçti; ne doğru dürüst aradı ne de kapımızı çaldı. Sonunda dayanamadım, kızımı da yanıma alıp onun yanına gitmeye karar verdim. Niyetim haber vermeden gidip güzel bir sürpriz yapmaktı. Fakat eve yaklaştığımızda kapının aralık olduğunu gördüm ve içeriden gelen konuşmaya istemeden kulak kesildim…

Benim adım Zeynep Yılmaz. Şehir hastanesinde hemşire olarak çalışıyorum. Mesleğim dışarıdan göründüğü kadar kolay değildir; gece nöbetleri, bitmek bilmeyen koşturmaca, her an dikkat isteyen hastalar ve omuzlarıma çöken ağır bir sorumluluk… Yine de bütün bunlara katlanmamın bir sebebi vardı. Ne zaman yorgunluktan tükenmiş halde eve güç bela girsem, yedi yaşındaki kızım Elif’in sıcacık gülümsemesi beni kapıda karşılardı. O an bütün halsizliğim sanki üzerimden akıp giderdi.

— Anneciğim, bugün anaokulunda ne çizdim, bak! — diye sevinçle seslenirdi Elif, ben daha ayakkabılarımı çıkarmadan. Sonra elindeki kâğıdı uzatırdı; yine bizim ailemizi çizmiş olurdu. Her resimde üçümüz yan yana durur, el ele tutuşur, kocaman gülümserdik.

— Ne kadar güzel olmuş canım benim. Sen gerçekten çok yetenekli bir ressamsın, — derdim ona. Resmini özenle alır, mutfaktaki duvara, diğerlerinin yanına iliştirirdim. Zamanla o duvar, mutluluğumuzun küçük bir sergisine dönüşmüştü.

Murat tam bir aydır evde yoktu. Onun sesi, gülüşü, evin içindeki varlığı olmadan geçen uzun ve boş bir ay… Eşim büyük bir sigorta şirketinde yönetici olarak çalışıyordu. Biz üniversitenin ilk yılında tanışmıştık. O zamanlar bana sakin, güven veren, ayağı yere basan biri gibi görünmüştü. Yumuşak huyu, terbiyesi ve insana kolay kolay rastlanmayan içtenliği beni etkilemişti. Bana güzel davranır, çiçek getirir, ara sıra bir pastaneye ya da küçük bir lokantaya götürürdü. Yıllar süren birlikteliğimizden sonra kurduğumuz yuva bana sağlam, huzurlu ve mutlu gelmişti. Elif doğduktan sonra da hem işimizi hem ailemizi ayakta tutmaya çalışmıştık. Hatta komşularımız bile zaman zaman bizi örnek gösterirdi.

— Yılmazlar var ya, işte aile dediğin böyle olur, — dediklerini duyardım.

Gerçekten de mutluyduk… En azından ben öyle sanıyordum. Bazen içimde beliren ince şüpheleri hemen bastırır, kötü düşünmek istemezdim. Fakat bir ay önce her şey değişti. Murat’ın annesi Fatma’nın ağır hastalandığı haberi, durup dururken hayatımızın ortasına düştü. Fatma, birkaç yıl önce eşini kaybetmişti ve Beypazarı taraflarında, bize yaklaşık üç saat uzaklıktaki evinde tek başına yaşıyordu. Sert mizaçlı, sözünü esirgemeyen, kolay geçinilmeyen bir kadındı. Yine de Murat’ın hatırı için onunla aramı iyi tutmaya her zaman gayret etmiştim.

O gün Murat yanıma geldiğinde yüzü gergindi. Gözlerinde telaşla karışık tuhaf bir kararlılık vardı.

— Zeynep, annem çok kötü durumda, — dedi. — Sürekli birinin yanında kalması gerekiyor. Ben gidip bir süre onun evinde kalacağım.

Şaşkınlığımı gizleyemedim.

— Bunu neden daha önce söylemedin? — diye sordum, sesimi mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışarak. — Birlikte giderdik. Yardım ederdik. Gerekirse bakıcı ayarlardık. Ben izin alabilirdim.

Murat bakışlarını kaçırdı; sanki halının desenlerinde cevap arıyordu.

— Gerek yok, Zeynep. Uzun sürmeyecek. Annem şu sıralar yabancı yüz görmek istemiyor. Ben hallederim.

Söyleyişindeki kapalılık içime küçük bir diken gibi battı. Sert konuşmamıştı ama aramıza bir anda görünmez bir duvar örülmüş gibiydi. Yine de bunu annesi için duyduğu endişeye, yaşadığı gerginliğe bağladım. Ona sarıldım, yanağından öptüm ve her gün arayacağımı söyledim.

İlk günlerde gerçekten de haberleşiyorduk. Kısa ve mesafeli konuşuyordu ama telefonlarıma çıkıyordu. Fatma’nın halsiz olduğunu, tansiyonunun inip çıktığını, buna rağmen durumun kontrol altında sayıldığını anlatıyordu. Sonra aramalar seyrekleşti. Mesajları birkaç kelimeye indi. Kimi zaman bütün gün cevap vermiyor, sonra da yorgun olduğunu ya da telefonun çekmediğini söylüyordu.

Bir hafta geçti. Ardından ikincisi bitti. Üçüncü hafta da geride kaldı.

Kendimi kuruntuya kaptırmamaya çalışıyordum; fakat içimde ağır, boğuk bir huzursuzluk gün geçtikçe büyüyordu. Elif ise babasının ne zaman döneceğini daha sık sormaya başlamıştı. Ben de ona gülümseyip saçlarını okşamakla yetiniyordum.

Şükrüye'nin Penceresinden