“Biz iki kişiyiz. Evde iki oda var. Dört yetişkini nereye yatıracağız?” diye sordu, sesini sakin tutmaya çalışarak

Hikâyeler
Bu bencillik içimi parçalıyor, kabul edilemez.

— Anne, baba, Serkan’la Zeynep cumartesi geliyorlar. Bir ay bizde kalacaklar.

Murat bunu öylesine söyler gibi söyledi. Buzdolabının önünde dikilmiş, kefiri kutusundan içiyor, bir yandan da telefonunu karıştırıyordu. Sanki bana hava durumunu haber veriyordu.

Elimde tabak vardı. Yavaşça masanın üzerine bıraktım. Özellikle dikkat ederek.

— Bir ay, — diye tekrarladım.

— Evet ya. Babamın izni var, annem de çoktandır gelmek istiyordu. Serkan da Zeynep’le birlikte uğrar. Hep beraber vakit geçiririz, — dedi. Gözünü ekrandan ayırmadan gülümsedi. — Ne var bunda, gayet normal.

Normal. Yedi yıldır evliydik. Bu yedi yıl içinde onun akrabaları dört kez bizde kalmıştı. Her gelişleri bir haftayı aşmıştı. Her defasında da neredeyse haber vermeden gelmişlerdi. Gerçi üç gün önceden söylemek de haber vermek sayılırdı, öyle değil mi?

Ben muhasebeciyim, evden çalışıyorum. Yatak odasının yanındaki sekiz metrekarelik küçücük odayı çalışma odam yapmıştım. Bir masa, bilgisayar, dosyalar… Her şey santimine kadar hesaplanmıştı; çünkü evimiz iki odalıydı. Saray yavrusu değildi.

— Murat, — dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak. — Biz iki kişiyiz. Evde iki oda var. Dört yetişkini nereye yatıracağız?

Sonunda telefonundan başını kaldırdı.

— Annemle babam salondaki kanepede yatar. Serkan’la Zeynep de senin çalışma odanda kalır. Şişme yatak alırız.

— Peki ben nerede çalışacağım?

Omuz silkti.

— Mutfak masasında. Ya da yatak odasında. Dizüstü bilgisayarın var sonuçta.

Karşımda durmuş ona bakıyordum. Bana sormamıştı bile. “Uygun olur mu?” dememişti. “Sen ne düşünüyorsun?” diye aklından geçirmemişti. Sadece olmuş bitmiş gibi önüme koymuştu. Sanki ev yalnızca onunmuş da ben eve sonradan eklenmiş bir eşya parçasıymışım gibi.

— Bunu en azından benimle konuşabilirdin, — dedim.

— Konuşacak ne var? Onlar benim annemle babam. Yabancı değiller ki.

Yabancı değillerdi. Ama benim ailem de değillerdi. Derin bir nefes aldım, sonra ağır ağır verdim.

— Tamam, — dedim. — O zaman bir şartım var. Yemeği sen yapacaksın. Temizliği sen üstleneceksin. Misafirler senin; onlarla sen ilgileneceksin.

Murat güldü. Sanki ağzımdan çok komik bir söz çıkmış gibi.

— Elif, yapma Allah aşkına. Annem zaten yemek yapar. O sever mutfağa girmeyi.

Ben sustum. Altı aydır para biriktiriyordum. Asıl işimin üstüne aldığım ek muhasebe işlerinden her ay iki bin beş yüz, bazen iki bin sekiz yüz lira kadar kenara koyuyordum. Akşamları, geceleri başkalarının hesaplarını denkleştiriyor; sadece tatil için birikim yapıyordum. Deniz kenarında, sessiz, doğru düzgün bir tatil… Ayrı bir kartta on yedi bin lira birikmişti.

Kendime sakladığım küçücük kaçış kapısıydı o. O kapının bu kadar çabuk gerekeceğini henüz bilmiyordum.

Cumartesi günü geldiler. Dördü birden. Üç bavul, iki büyük çanta ve market poşetleriyle… Poşetlerde üç kavanoz turşu ile bir paket bulgur vardı. Herhâlde hediye niyetine getirmişlerdi.

İçeri ilk Fatma girdi. Her parmağında yüzük olan, iri yapılı bir kadındı; sesi öyle gürdü ki apartmandaki kediler bile irkilirdi. Antreye, tadilatı yeni bitmiş bir evi teslim alıyormuş gibi baktı.

— Eviniz pek dar, — dedi, “merhaba” demek yerine. — Şu duvar kâğıtları da hâlâ aynı. Geçen gelişimde de söylemiştim.

— Hoş geldiniz, — diye karşılık verdim.

Kayınpederim Mehmet, sessiz sedasız, silik denebilecek bir adamdı. Bana başıyla selam verdi, ardından doğruca televizyonun yanına geçti. Murat’ın ağabeyi Serkan kapıdan yan dönerek içeri girdi. Onun arkasından da zayıf, suskun Zeynep belirdi; gözleri sanki hep yere bakmaya alışmıştı.

Murat bir telaş içinde oradan oraya koşuyordu. Bavulları taşıdı, çalışma odamdaki eşyaları çekiştirdi, şişme yatağı serdi. Yatak açılınca odanın yarısını kapladı. Çalışma masam duvara öyle yanaştırıldı ki sandalyeyi koyacak yer bile kalmadı.

Mutfakta Murat’a yaklaştım.

— Ben burada çalışıyorum, biliyorsun, — dedim.

— Bir süre mutfak masasında çalışırsın. Geçici bir şey. Topu topu bir ay.

Topu topu bir ay. İki yüz kırk saatlik çalışma zamanı demekti bu. Tencerelerin, tabakların ve kayınvalidemin yanı başında, mutfak masasında geçirilecek iki yüz kırk saat.

İlk günü ocağın başında geçirdim. Fatma yemek yapmadı; yalnızca yönetti. Tabureye oturdu, kollarını kavuşturdu ve başladı:

— Soğanı daha ince doğra. İri doğranmış soğan yemek değil, çorbayı da bozar.

— Havucu küp küp değil, rendeleyeceksin. Kim böyle yapar?

— Bu yağ da olmaz. Daha kokulu bir sıvı yağ lazım. Murat, yaz bir yere, hanımın alsın.

Üç saat boyunca ocağın başından ayrılmadım. Pancarı her zamanki gibi fırında közledim; rengi daha güzel kalsın diye böyle yapardım. Kayınvalidem tencereye eğilip kokladı, sonra yüzünü buruşturdu.

— Pancar çorbası koyu renk olur. Bu pembe su gibi kalmış.

Cevap vermedim. Murat salonda babasıyla oturmuş maç izliyordu. “Yemeği sen yapacaksın” şartı, aradan daha on iki saat geçmeden unutulmuştu.

Serkan üç kişilik yedi. Bir tabak çorba, ardından ikinci tabak, yanına neredeyse yarım ekmek. Zeynep kaşığını yemeğin içinde gezdirip durdu. Kayınvalidemse her lokmada ayrı bir yorum yaptı.

— Tuzu fazla kaçmış, — dedi sonunda.

Mehmet hiçbir şey söylemeden tabağını yeniden uzattı. Ben bunu iltifat saymaya karar verdim.

İlk günün akşamında altı kişinin bulaşığını yıkadım. Tabaklar, bardaklar, tencereler, tava derken yirmi iki parça çıktı. Murat salonda dizi izliyordu. Serkan benim çalışma odamda, benim yerimde horluyordu.

Yatak odasına geçip yatağın kenarına oturdum. Dizüstü bilgisayarı açtım. Acil bir rapor yetiştirmem gerekiyordu; müşteri pazartesiye kadar bekliyordu. Lambanın ışığı ekrana vuruyor, gözümü alıyordu. Sehpa fazla alçaktı; dirseklerimin altına yastık koymak zorunda kaldım.

Duvarın öbür tarafından Fatma’nın Murat’la konuştuğunu duyuyordum. “Gelin biraz gülümseyebilirdi” diyordu. Her kelime kulağıma tek tek geliyordu.

— Yorgun o, anne, — dedi Murat.

Şükrüye'nin Penceresinden