“Biz iki kişiyiz. Evde iki oda var. Dört yetişkini nereye yatıracağız?” diye sordu, sesini sakin tutmaya çalışarak

Hikâyeler
Bu bencillik içimi parçalıyor, kabul edilemez.

— Ben sanki dinlenmiş miyim? — diye karşılık verdi Fatma. — On saat tren teptim. Yine de bak, gülümsüyorum.

Bilgisayarın kapağını kapattım. Parmak uçlarım tuşlara vura vura uyuşmuştu. Sırtım sızlıyor, omuzlarım taş kesilmiş gibi duruyordu. Ayın bitmesine daha yirmi dokuz gün vardı.

Üçüncü gün Fatma salondaki eşyaların yerini değiştirmişti.

Marketten döndüğümde elimde dört dolu poşet vardı; kasada yaklaşık sekiz yüz lira bırakmıştım. Kapıdan girip salona bakınca bir an yanlış eve geldim sandım. Kanepe odanın ortasına enlemesine çekilmişti. Televizyon pencereye doğru çevrilmişti. Üç yıldır büyüttüğüm kauçuk çiçeği ise koridorda, yerde duruyordu.

— Böyle daha iyi oldu, — dedi kayınvalidem, yaptığı işi ilan eder gibi. — Odanın havası rahat dolaşmalı.

Poşetleri yere bıraktım.

— Fatma Hanım, bu düzeni Murat’la bilerek kurmuştuk. Kanepe kaloriferin önünü kapatıyor. Böyle durursa oda fazla ısınır.

— Aman canım, ne olacak? Camı aralarsınız.

Murat’a baktım. Burnunun üstünü ovuşturuyordu. Ne zaman araya girmek istemese aynı hareketi yapardı.

— Anne, belki eski haline getirsek daha iyi olur, — diye mırıldandı.

— Murat’ım, ben daha iyi bilirim. Ondan kırk yıl fazla yaşadım ben bu dünyada.

Koridordaki saksıyı kaldırıp yeniden pencere önüne yerleştirdim. Sonra kanepeye yaklaşıp itmeye başladım.

Fatma oturduğu yerden doğruldu.

— Ne yapıyorsun sen?

— Yerine koyuyorum, — dedim. — Burası bizim evimiz. Eşyaların nerede duracağına da biz karar veririz.

Oda birden kaskatı kesildi. Fatma, Murat’a baktı. Murat duvara bakmayı seçti. Yan odadan Mehmet’in televizyon kanalını değiştirdiği duyuldu.

— Gördün mü Murat’ım, — dedi kayınvalidem. — İşte senin hanım böyle. Buz gibi. Ben sizin iyiliğiniz için uğraşıyorum halbuki.

Mutfağa geçti. Ardından tabak çanak sesleri yükseldi. Kanepeyi tek başıma sürükledim; Murat kılını kıpırdatmadı. İki kürek kemiğimin arasında keskin bir ağrı belirdi.

Akşam olunca Murat yatak odasına geldi.

— Neden öyle yaptın? — dedi.

— Nasıl?

— Annemin yanında. Kadın kırıldı.

— Bizden izin almadan evimizin düzenini değiştirdi.

— Kötü niyetle yapmadı ki. Yardım etmek istedi.

Cevap vermedim. Yatağa uzanıp sırtımı döndüm. Duvarın arkasında Fatma bir arkadaşıyla telefonda konuşuyordu. “Gelin taş gibi,” diyordu. “Benim Murat’ım neler çekiyor… Doğru düzgün tarhana çorbası bile pişiremiyor.”

Yedi yıl. Tam yedi yıldır aynı sözleri, değişik kılıklara sokulmuş halde dinliyordum. Ve her seferinde Murat burnunun üstünü ovuşturup susuyordu.

Ertesi gün Fatma hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Gülümsedi, sofrayı kurdu — üstelik benim tabaklarımla — sonra Serkan’a burada her şeyi nasıl “düzene soktuğunu” anlattı durdu.

Buzdolabını açtım. İçerisi neredeyse bomboştu. Oysa bir gün önce iki günlük alışveriş yapmıştım. Altı yetişkin insan, yirmi dört saatte her şeyi silip süpürmüştü: iki kilo tavuk, bir paket tereyağı, ekmek, peynir, domates, salatalık, bir litre süt… Sekiz yüz lira, tek günde eriyip gitmişti.

Telefonumu aldım. Notlar kısmını açtım. Hesap yapmaya başladım.

Onuncu güne geldiğimizde rakamlar zihnime kazınmıştı.

Gıda masrafı: günlük ortalama yedi yüz yetmiş lira. On günde yedi bin yedi yüz lira. Ay sonuna kadar böyle giderse yirmi bir bin lirayı aşacaktı.

Elektrik: çamaşır makinesi artık her gün çalışıyordu. Eskiden haftada iki kez yeterdi. Bizimle birlikte dört yetişkin daha vardı; iki makine yerine altı dolu makine çamaşır çıkıyordu.

Su: sayaca bakmıştım. On günde, Murat’la bizim normalde bir buçuk ayda harcadığımız kadar su gitmişti.

Bir de benim zamanım vardı. Her gün ocağın başında en az dört saat. On günde kırk saat ederdi. Yani koca bir çalışma haftası, siparişlerime değil yemek yapmaya harcanmıştı.

Serkan’la Zeynep çalışma odamı tamamen sahiplenmişti. Şişme yatak hâlâ odanın tam ortasındaydı. Zeynep kıyafetlerini benim çalışma sandalyemin üzerine sermişti. Serkan da bir hoparlör getirmiş, yüksek sesle arabesk dinliyordu.

Ben ise mutfak masasında, dizüstü bilgisayarı kesme tahtasıyla salatalık turşusu kavanozunun arasına sıkıştırıp çalışmaya uğraşıyordum.

Çarşamba günü müşteri aradı.

— Elif Hanım, raporu ne zaman göndereceksiniz? Üç gündür bekliyorum.

— Yarın, — dedim.

Telefonu kapattığım anda Fatma mutfağa girdi.

— Elif’ciğim, köfte yapıver. Serkan patates püresiyle sever.

Ona baktım. Sonra bilgisayara. Sonra tekrar ona.

— Fatma Hanım, çalışıyorum.

— Ay, ne var bunda? Çabucak olur. Kıyma dolapta.

Dolapta kıyma yoktu. Sabah kontrol etmiştim. Dün aldığım bir buçuk kilo kıyma, akşam yemeğinde yapılan sulu köftelerle bitmişti. Ona yaklaşık yüz yetmiş lira vermiştim.

— Kıyma kalmadı, — dedim.

— O zaman gidip alıver. Market karşıda zaten.

Bilgisayarı kapattım. Ayağa kalktım. Ellerimin kendiliğinden yumruk olduğunu, tırnaklarımın avuç içlerime battığını hissettim.

Akşam yemeğinde — sonunda yine kendi paramla kıyma alıp köfte yapmıştım — Fatma sözü başka yere getirdi.

— Biz Mehmet’le tadilat için para biriktiriyoruz, — dedi. — Emekli maaşıyla zor oluyor. Murat’ım sağ olsun yardım ediyor ama yetmiyor.

Başımı kaldırdım.

— Yetmiyor mu? — diye sordum.

Murat her ay ailesine beş bin iki yüz elli lira gönderiyordu. Ortak bütçemizden. Bu rakamı biliyordum çünkü evin hesabını zaten ben tutuyordum.

Fatma elini küçümser gibi salladı.

— Beş bin iki yüz elli lirayla ne olur kızım? Bir aylık mutfak masrafı bile değil.

Çatalımı tabağın kenarına bıraktım. Masadakilerin yüzüne tek tek baktım. Murat yine burnunun üstünü ovuşturuyordu. Serkan çiğnemeye devam etti. Zeynep gözlerini tabağından ayırmadı. Mehmet boğazını temizledi.

— O zaman birlikte hesaplayalım, — dedim.

Herkes olduğu yerde dondu.

— On gündür bizim evimizdesiniz.

Şükrüye'nin Penceresinden