Kocası bütün parayı alıp, karısını “terbiye etmek” için bir aylığına annesinin yanına gitmişti. Döndüğünde ise apartmanın önünde gördüğü şey karşısında olduğu yerde donup kaldı.
İnsanın hayatında öyle bir an oluyor ki, yıllarca sağlam sandığı her şeyin aslında avuçlarının arasından akan kumdan ibaret olduğunu birden kavrıyor. Ne kadar sıkı tutmaya çalışsan da dökülüyor, dağılıyor; sen de sadece bakakalıyorsun. Benim için o an, 23 Nisan Çarşamba akşamı, saat tam sekizde geldi. Ama en başından anlatayım.
Benim adım Ayşe. Otuz yedi yaşındayım. Küçük bir ticaret firmasında muhasebeci olarak çalışıyorum. Maaşım öyle yüksek sayılmaz; elime ayda 12.250 ₺ geçiyor ama en azından düzenli. On iki yıldır Mehmet’le evliyim. O da bir makine fabrikasında mühendis, aylık geliri yaklaşık 17.500 ₺. Dördüncü katta, iki odalı, eski tip bir apartman dairesinde yaşıyoruz. Çocuğumuz olmadı. Üçüncü düşükten sonra doktorlar bir daha denemenin benim için tehlikeli olabileceğini söylediler. Mehmet o zaman çok sarsılmıştı. Ben de öyle. Fakat zamanla ikimiz de iki kişilik bir hayata alıştık. Bir ay önce biri bana “Evliliğinde mutlu musun?” diye sorsa, büyük ihtimalle “Genel olarak evet,” derdim.
Öyle sevinçten havalara uçtuğum, aşk sarhoşu gezdiğim bir evliliğim yoktu; ama mutsuzluktan ezildiğimi de düşünmezdim. Sıradan bir aile düzenimiz vardı işte. İş, ev, faturalar, arada bir sinemaya gitmek, pazar günleri temizlik yapmak, akşamları televizyon karşısında yemek yemek… Mehmet içki içmezdi, sağda solda gezmezdi, maaşını eve getirirdi. Ben de yemek yapar, çamaşır yıkar, evi çekip çevirirdim. Böyle geldiği gibi, yaşlanana kadar da böyle gider sanıyordum.
İlk işaretler şubat ayında başladı. Mehmet birden annesini eskisinden çok daha sık aramaya koyuldu. Fatma, bizden yüz yirmi kilometre uzaklıkta bir köyde yaşıyordu. Sekiz yıldır duldu. Sert mizaçlı, dediğim dedik bir kadındı. Beni ilk gördüğü günden beri oğluna layık bulmadığını hissettirmişti. Ona göre ne güzelliğim yeterliydi ne tahsilim olağanüstüydü ne de ailem “dişe dokunur” bir aileydi. Mehmet onun tek oğluydu; Fatma onu gözünde büyütür, neredeyse kimseyle paylaşmak istemezdi. Ben daha nişanlıyken bile beni oğlunun elinden alan biri gibi görmüştü.

Eskiden Mehmet annesini haftada bir, genellikle pazar günleri arardı. Sonra bu aramalar her güne çıktı. Bazen günde iki defa konuşuyordu. Balkona geçiyor, kapıyı kapatıyor, sesini kısarak konuşuyordu. Yine de bazı cümle parçaları kulağıma çarpıyordu.
“Evet anne, haklısın… Düşüneceğim. Bir şeylere karar vermek lazım.”
Ne konuştuklarını sorduğumda ise eliyle havayı keser gibi yapıp geçiştiriyordu.
“Önemli bir şey değil, ufak tefek meseleler.”
Martın başına gelindiğinde Mehmet’in huyu iyice değişmişti. Artık evde ağzımı açsam kabahat, kapatsam kabahat oluyordu. Tarhana çorbası fazla tuzluymuş. Gömleği iyi ütülenmemiş. Sehpanın üstünde toz varmış. Kremime, şampuanıma gereğinden çok para harcıyormuşum. Elif’le fazla görüşüyormuşum. İşten geç geliyormuşum. İlk günlerde kendimi savunmaya çalıştım; sonra sustum. Tartışacak hâlim yoktu, evin içinde sürekli diken üstünde yaşamak da insanı yoruyordu.
Bir akşam, 15 Mart’tı, mutfakta akşam yemeğini hazırlıyordum. Mehmet masada oturmuş, çatık kaşlarla beni izliyordu. Salata için sebzeleri doğrarken bıçağın tahtaya vuruşundan başka ses çıkmıyordu.
Birden, “Ayşe,” dedi, “seninle ciddi bir şey konuşmamız gerekiyor.”
İçim tuhaf bir şekilde sıkıştı. Bir erkek böyle bir cümle kurduğunda insanın aklına iyi şeyler gelmiyor.
Başımı çevirmeden, “Neyle ilgili?” diye sordum.
“Bizimle. Bu evlilikle. Nasıl yaşadığımızla.”
Bıçağı tezgâha bıraktım, ona döndüm.
“Ne varmış yaşantımızda?”
“Çok şey var.” Sandalyeden kalktı, pencerenin yanına gidip ellerini kot pantolonunun ceplerine soktu. “On iki yıldır evliyiz, Ayşe. Tam on iki yıl. Ama sen hâlâ gerçek bir eş olmayı öğrenemedin.”
“Ne demek bu?”
Omuzlarımın gerildiğini hissettim.
“Ne demek olduğu açık. Tembelsin, fazla rahat büyümüşsün. Çalışıyorum diye evde kendini yormamaya hakkın olduğunu sanıyorsun. Yemekleri baştan savma yapıyorsun. Temizliği yarım yamalak ediyorsun. Benim ne istediğimi, neye ihtiyacım olduğunu hiç düşünmüyorsun.”
“Mehmet, ben elimden geleni yapıyorum…”
“Büyüklerin konuşurken susacaksın!” diye öyle sert bağırdı ki irkildim.
O güne kadar benimle hiç böyle konuşmamıştı. Sesim kesildi. Karşımda duran adama baktım; sanki yıllardır aynı evde yaşadığım kişi değildi. Yüzü kızarmış, gözleri öfkeyle parlıyor, çenesi kasılmıştı.
Biraz daha sakinleşmiş gibi yaparak devam etti:
“Annem haklıymış. Seni fazla şımartmışım. Her şeye göz yummuşum. Sen de beni istediğin gibi kullanabileceğini sandın. Ama artık yeter. Bu evde kimin ne olduğunu herkes bilecek.”
“Kimin ne olduğunu derken?” diye fısıldadım.
“Ben erkeğim. Bu ailenin reisiyim. Evin yükünü taşıyan benim. Sen de eşimsin. Saygı göstereceksin, söz dinleyeceksin, yuvanın düzenini sağlayacaksın. Peki bizde ne var? Sen üç kuruşluk işini dünyanın en büyük meselesi sanıyorsun. O küçücük maaşınla uğraşıp duruyorsun. Ev ise hep ikinci planda kalıyor.”
“Market alışverişini ben yapıyorum. Kıyafetlerimizi çoğu zaman ben alıyorum. Aidatın, faturaların yarısını ödüyorum.”
Alaycı bir ses çıkardı.
“Marketmiş… Ayda en fazla 2.800 ₺ harcıyorsun. Ya ben? Geri kalan her şey bende. Aidat, internet, telefonlar, bir şey bozulsa tamir masrafı… Bunlar para değil mi?”
Sustum. O an onunla tartışmanın hiçbir yararı olmayacağını anladım. Sesinde öyle sarsılmaz bir haklılık vardı ki, ne söylesem bir kayaya çarpan dalga gibi geri dönecekti.
Sonra bana döndü ve kararı çoktan verilmiş bir şeyi bildirir gibi konuştu:
“Ben şöyle yapmaya karar verdim. Bir süre kafamı toplamam gerekiyor. Annemin yanına gideceğim. Köyde ona yardım ederim, biraz düşünürüm. Sen de bu arada yalnız kalırsın. Kocasız hayat nasılmış anlarsın. Belki o zaman elindekinin kıymetini öğrenirsin.”
“Ne kadar kalacaksın?” diye sordum, sesim neredeyse çıkmıyordu.
“Bir ay. Bir Nisan’da giderim, bir Mayıs’ta dönerim.”
“Bir ay mı?”
“Evet. Ve bunu gerçekten hissetmen için bütün parayı da alacağım.”
“Ne?” Kulaklarıma inanamadım.
“Bütün parayı. Bensiz hayatın ne kadar zor olduğunu görmen gerekiyor. Ortak hesaptaki 35.000 ₺’yi çekeceğim. Senin raftaki kutuda sakladığın 5.250 ₺’yi de alacağım. Kartını da bloke ettireceğim. Merak etme, tamamen parasız bırakmıyorum; 1.050 ₺ bırakacağım. Dikkatli harcarsan bir ay yeter. Annem der ki, kadın dediğin yoktan var etmeyi bilmeli. Hadi bakalım, sen de var et.”
Mutfağın ortasında öylece kalakaldım. Yaşanan şey gerçek olamayacak kadar saçmaydı. Sanki kötü bir rüyanın içine düşmüştüm.
“Mehmet, bu mümkün değil. Sadece aidat ve faturalar 630 ₺ tutuyor. Geriye 420 ₺ kalır. Bir ay boyunca yemek, yol, her şey bununla mı olacak?”
“İdare edersin. İnsanlar daha azıyla yaşıyor. Hem maaşına üç hafta kalmış. Maaşını alınca rahatlarsın.”
“Ya kabul etmezsem?”
Uzun uzun yüzüme baktı.
“O zaman benim dönmemi hiç bekleme. Boşanırız. Daireyi satarız, ne varsa ikiye böler, herkes yoluna gider. Seçim senin.”
İşte bu kadar basitti onun için. Beni iki seçenek arasında bırakmıştı: ya aşağılanmayı kabul edecektim ya da boşanmayı. Üçüncü bir yol yoktu.
O gece hiç uyumadım. Yatağın içinde sırtüstü yatıp tavana baktım. Mehmet yanımda huzurlu huzurlu horluyordu. Demek ki bu planı uzun zamandır içinde taşıyordu ve nihayet söylemiş olmanın rahatlığıyla uyuyabiliyordu. Ben ise aynı sorunun içinde dönüp durdum: Nasıl bu noktaya gelmiştik? Onun gözünde ne zaman bu kadar değersizleşmiştim de beni “terbiye edilmesi gereken” biri olarak görmeye başlamıştı?
Düğün günümüzü hatırladım. Üzerimde sade beyaz bir elbise vardı. Mehmet’in takım elbisesi kiralıktı. Nikâhımız gösterişsizdi, ardından otuz kişilik küçük bir yemek vermiştik. Sonra bir haftalığına deniz kenarına gitmiştik; gücümüz ancak ona yetmişti.
Ama ben mutluydum. Sevdiğim adamı, hayat arkadaşımı, yaslanacağım omzu bulduğuma inanıyordum. İlk yıllarımız fena değildi. İkimiz de çalışıyorduk. Bir ev alabilmek için kuruş kuruş biriktirdik. Dört yıl sonra konut kredisi için peşinatı denkleştirdik, bu iki odalı daireyi aldık. Beş yıl boyunca bankaya ödeme yaptık. Kendimizi sıktık, gereksiz hiçbir şeye para harcamadık, pek çok isteğimizden vazgeçtik. Ama sonunda krediyi erken kapattık. İki yıl önce sözleşmeyi yırtıp attığımızda çocuklar gibi sevinmiştik.
Sonra bir şey kırıldı.
Yoksa başından beri böyleydi de ben mi görmemiştim? Mehmet hiçbir zaman duygularını bol bol gösteren biri olmamıştı. Çiçek alan, güzel sözler söyleyen, sevdiğini sık sık belli eden erkeklerden değildi. Eskiden bunu mesele etmezdim. “Huyudur, yetiştirilme tarzıdır,” der geçerdim. Şimdi anlıyordum ki, çaba göstermeyi gerekli görmüyordu. Nasıl olsa ben bir yere gitmeyecektim.
Fatma’nın benden hoşnut olmaması da yeni değildi. Her görüşmemizde mutlaka kusur bulacak bir şey çıkarırdı. Bazen çok zayıf olduğumu söylerdi, bazen kilo aldığımı ima ederdi. Saçımı beğenmezdi, kıyafetimi beğenmezdi, konuşmamı beğenmezdi.
Bir keresinde yanımda açık açık, “Benim Mehmet’im daha iyisini bulabilirdi,” demişti.
O an sustum. Ama akşam banyoya kapanıp ağlamıştım. Mehmet ise sadece şunu söylemişti:
“Takılma, annemin huyu böyle.”
Oysa huysuzluk başka şeydi, insanı bilerek ezmek bambaşka şey.
Son bir yıldır kayınvalidem oğlunu bana karşı iyice dolduruyordu. Telefon konuşmalarından ara sıra duyuyordum:
“Ayşe senin kıymetini bilmiyor… İyice rahatladı… Boynuna bindi…”
Mehmet ilk başlarda bunları geçiştiriyordu. Sonra yavaş yavaş dinlemeye başladı. İşte sonuç ortadaydı.
Bir Nisan sabahı erkenden eşyalarını toplamaya koyuldu. İki büyük çanta hazırladı. Bir aylığına değil de sanki yarım yıllığına gidiyormuş gibi kıyafet doldurdu. Ben mutfakta ayakta durmuş, kahvemi içiyor ve tek kelime etmiyordum.
“Ben çıkıyorum,” dedi montunun fermuarını çekerken.
“Yolun açık olsun,” dedim dümdüz bir sesle.
“Bunların hepsi senin iyiliğin için, Ayşe. Anlaman gerekiyor.” Yanıma gelip sarılmak istedi, ama geri çekildim.
“Parayı bıraktın mı?” diye soğukça sordum.
“Masada. Söz verdiğim gibi 1.050 ₺.”
Odaya geçtim. Orta sehpanın üzerinde buruşuk birkaç banknot duruyordu. Elimde kalan bütün para buydu. Mehmet ortak hesaptaki parayı bir gün önce çekmişti. Kartımı iptal ettirmişti. Raftaki kutuda sakladığım nakdi de almıştı. Kontrol etmiştim; evde otobüs parası edecek bozukluk bile bırakmamıştı.
Antreden, “Birkaç güne ararım, ne durumda olduğunu öğrenirim,” dedi.
“Gerek yok.”
“Ayşe, surat asma. Bir ay çabuk geçer. Hem bu sürede çok şey düşünürsün.”
Kapı kapandı. Pencereye gidip baktım. Apartmandan çıktı, iki çantasını komşumuz Hasan amcanın eski arabasının bagajına yerleştirdi. Hasan amca onu otogara kadar bırakmayı kabul etmişti. Araba köşeyi dönüp kayboldu. Ben evde tek başıma kaldım.
Bir ay için 1.050 ₺.
Hesap makinesini elime aldım. Aidat ve faturalar yaklaşık 630 ₺. Geriye 420 ₺ kalıyordu. İşe gidip gelmek günlük 35 ₺ tutsa, yirmi iş günü 700 ₺ ederdi. Daha şimdiden 280 ₺ eksideydim. Peki yiyecek? Hiçbir şey kalmıyordu. Elbette yürüyebilirdim. Evle iş arası beş kilometreydi. Gidiş bir saat, dönüş bir saat; günde iki saat yol. Böyle yaparsam 700 ₺ cebimde kalırdı. Faturayı ödemediğimi varsayarsam yemeğe toplam 1.120 ₺ ayırabilirdim. Günde 35 ₺.
Kanepeye oturdum ve uzun süre kıpırdamadan kaldım. Ağlamadım. Gözümden tek damla yaş çıkmadı. İçimde yalnızca buz gibi, sessiz bir öfke vardı.
Mehmet beni kırmak, ezmek, kendimi çaresiz bir yoksul gibi hissettirmek istiyordu. Bir ay sonra kapıda onu dizlerimin üzerinde karşılayacağımı, “Döndüğün için Allah razı olsun,” diye minnet duyacağımı sanıyordu.
İlk iş olarak Elif’i aradım. Biz okul yıllarından beri arkadaştık. O bir inşaat firmasında yönetici olarak çalışıyordu. Elif her zaman atak, cesur, hakkını yedirmeyen bir kadındı.
Telefonu açar açmaz neşeyle, “Ayşe, canım! Nasılsın?” dedi.
“Elif, başım dertte. Hem de büyük dertte.”
“Anlat.”
Her şeyi olduğu gibi söyledim. Sözümü kesmeden dinledi. Sonra derin bir nefes aldı.
“Ben şimdi geliyorum. Bekle.”
Bir saat sonra kapıdan içeri elinde poşetlerle girdi. Yüzünden öfkesi okunuyordu.
“Şunları aldım, en azından birkaç gün idare edersin,” dedi. “Ekmek, bulgur, makarna, yumurta, süt, biraz peynir… Bir haftaya yakın yeter.”
Mutfağa geçti, aldıklarını dolaplara yerleştirmeye başladı.
“Elif, sağ ol ama bunu kabul edemem.”
“Sus lütfen!” Birden bana döndü. Gözleri öfkeyle parlıyordu. “Senin Mehmet’i zaten hiçbir zaman içime sindiremedim. Sıkıcı, duygusuz, annesinin sözünden çıkmayan biri. Ama bu kadarı da fazla. Bu yaptığı ne demek? Ortak hesaptaki parayı alıp gitmek nasıl bir şey?”
“Çekmeye hakkı vardı. Daire de ikimizin üzerine. Kâğıt üzerinde bakarsan yaptığı şeyin çoğu yasal görünüyor.”
“Ayşe, bunun adı şiddet. Ekonomik şiddet. Bunu biliyorsun, değil mi?”
“Biliyorum,” dedim kısık sesle.
“Peki ne yapacaksın?”
“Henüz bilmiyorum.”
Yanıma oturdu, kolunu omzuma doladı.
“Beni dikkatle dinle. Şu ara elimde fazla para yok. Daha yeni krediyle araba aldım, ödemelerim var. Ama maaşına kadar sana 1.750 ₺ verebilirim. Borç olarak. Kabul ediyor musun?”
Başımı salladım.
“Ediyorum. Mutlaka geri ödeyeceğim.”
“Biliyorum.”
Bir süre düşündü, sonra devam etti:
“Bir de ek iş bulman lazım. Ne olursa olsun. Açlık sınırında oturup onun dönmesini beklemeyeceksin.”
“Üç hafta içinde nereden iş bulayım?”
“Sen eskiden özel ders verirdin, hatırlıyor musun? Evlenmeden önce.”
Hatırladım. Üniversitede iktisat okurken matematikten özel ders verirdim. Öğrencileri sınavlara hazırlardım, fena da değildim. Sonra evlenince bırakmıştım. Mehmet, evli bir kadının başkalarının evine derse gitmesini uygun bulmadığını söylemişti.
“Hatırlıyorum,” dedim.
“İşte. İnternete ilan koy. Belki dönüş olur. Eğitim yılının sonuna yaklaşıyoruz.”
“Sınava hazırlık için tam zamanı aslında.”
“Aynen öyle. Bir de sen muhasebecisin. Belki birilerinin beyanname doldurmaya, hesap düzenlemeye, küçük işletme kaydı tutmaya ihtiyacı vardır.”
Fikir mantıklıydı. Başımı salladım.
“Denerim. Sağ ol Elif.”
“Teşekkür istemiyorum. Bana sadece bir şey için söz ver. O adamın seni ezmesine izin vermeyeceksin. Sen akıllı, güçlü bir kadınsın. Kendini onun ayakları altında çiğnetme.”
“Söz veriyorum,” dedim. “Elimden geleni yapacağım.”
Elif o akşam giderken bana hem erzak bıraktı hem de 1.750 ₺ verdi. Kapı kapandıktan sonra mutfak masasına oturdum. İçimde ağır ağır bir plan şekillenmeye başlamıştı.
Ertesi gün cumartesiydi. Bilgisayarın başına geçip iki ayrı siteye ilan verdim. Birincisine şöyle yazdım: “Matematik özel dersi. LGS ve YKS hazırlık. Beş yıllık deneyim. İlk ders tanışma amaçlı ücretsiz.” Telefon numaramı ve ücretimi de ekledim: ders saati 175 ₺.
İkinci ilan muhasebeyle ilgiliydi: “Muhasebe desteği, beyanname doldurma, küçük işletmeler ve serbest çalışanlar için kayıt düzenleme, vergi danışmanlığı. İşin durumuna göre ücret 350 ₺’den başlar.”
Pazar günü ilk telefon geldi. Arayan kadının adı Hatice’ydi. Oğlu dokuzuncu sınıftaydı ve cebir konusunda ciddi zorlanıyordu. Salı akşamı, benim iş çıkışımdan sonra buluşmak üzere sözleştik. Ardından başka biri aradı; küçük esnafmış, basit usul kayıtları ve beyanname için yardıma ihtiyacı vardı. Onunla da görüşmeyi kabul ettim.
Hafta sonuna geldiğimizde dört öğrencim ve muhasebe için iki müşterim olmuştu. Kendime bir çizelge hazırladım. Haftanın üç akşamı özel ders verecek, cumartesi ve pazar günlerini de evrak işlerine ayıracaktım.
Mehmet üç günde bir arıyordu. Her seferinde aynı sorular: “Nasılsın? Para yetiyor mu? Zorlanıyor musun?” Ben de kısa cevaplar veriyordum.
“İyiyim. İdare ediyorum.”
Onun benden beklediği belliydi. Yakınmamı, ağlamamı, dönmesi için yalvarmamı istiyordu. Ama ben susuyordum.
Üçüncü aramasında sesi huzursuzlaştı.
“Ayşe, sende bir tuhaflık var,” dedi. “Hiç üzülmüyor musun?”
“Neden üzüleyim?” diye sakinlikle sordum.
“Nasıl neden? Evde yalnızsın. Paran yok.”
“Param var. Kazanıyorum.”
“Nasıl kazanıyorsun?” Sesi bir anda dikkat kesildi.
“Özel ders veriyorum. Bir de muhasebe danışmanlığı yapıyorum. Şimdiden sekiz kişiyle çalışmaya başladım.”
“Sen aklını mı kaçırdın? Biz böyle konuşmamıştık.”
“Biz hiçbir şey konuşmadık, Mehmet. Sen benim adıma karar verdin, beni parasız bıraktın. Ben de elimden geldiği gibi ayakta kalmaya çalışıyorum.”
“Ama bu… yanlış! Senin anlaman, farkına varman gerekiyordu.”
