“Neyi fark edecektim, Mehmet? Sensiz mahvolacağımı mı? Gördüğün gibi mahvolmadım.”
“Sen gerçekten…” diye başladı, sonra kelime bulamayınca sustu. “Annem inatçı olduğunu söylerdi ama bu kadarını da…”
“Annene selam söyle,” dedim ve telefonu kapattım.
Bir süre mutfakta öylece oturdum. Dudaklarımda, yıllardır yüzüme uğramamış bir gülümseme vardı. Garip ama güzel bir histi bu; sanki uzun zamandır nefesimi tutuyordum da nihayet derin bir soluk alabilmiştim. İkinci haftanın sonuna geldiğimde yaklaşık 8.000 lira kazanmıştım. Özel derslerden ders başı 175 lira alıyordum; dört öğrenci, haftada üçer ders derken yalnızca oradan 2.100 lira geliyordu. Muhasebe danışmanlıklarında ise işin büyüklüğüne göre 350 liradan başlayıp 1.750 liraya kadar çıkıyordu. İnsanlar memnun kalıyor, tanıdıklarına adımı veriyordu. Akşamları ve hafta sonları çalışıyordum. Yoruluyordum, evet; ama bu yorgunluk, insanın kendini işe yarar hissettiği, içini dolduran türden bir yorgunluktu.
Mehmet’in aramaları da giderek seyrekleşti. Planının çatırdadığını sesinden anlıyordum. Beni ezilmiş, çaresiz, el pençe divan olmuş bir eş olarak bulacağını sanmıştı. Oysa karşısında, onsuz da hayatını sürdürebilen, kendi parasını kazanmayı öğrenen bir kadın vardı.
Üçüncü haftada işler benim için daha da değişti. Müşterilerimden biri, küçük bir oto yedek parça dükkânı olan Ahmet, bana sürekli çalışmayı teklif etti.
“Ayşe Hanım,” dedi ellerini ovuşturarak, “siz işi o kadar güzel anlattınız, her şeyi öyle düzgün sıraya koydunuz ki… Bana muhasebeci lazım. Dışarıdan, uzaktan çalışacak biri. İlgilenir misiniz?”
“Ücreti nedir?” diye sordum, bu kez sesim tamamen iş konuşan birinin sesi gibiydi.
“Ayda 3.500 lira. İş çok değil. Belgelerin düzenlenmesi birkaç gününüzü alır, bir de beyanlar, bildirimler…”
“Olur,” dedim.
Sözleşmeyi hazırlayıp imzaladık. Böylece asıl işimin dışında düzenli bir gelirim olmuştu. Bir başka müşteri, genç bir girişimci olan Ali de iş birliği teklif etti. Bir kahve dükkânı açmaya hazırlanıyordu; vergi, personel ve kayıt işleri konusunda desteğe ihtiyacı vardı. Ondan da aylık 1.750 lira gelecekti.
Bir akşam masaya oturup hesap yaptım. Eski işimden 12.250 lira alıyordum. Özel dersler 3.500 liraya yaklaşmıştı. Danışmanlıklardan 5.250, bazen 7.000 lira civarı geliyordu. Toplamda aylık 21.000-23.000 liraya ulaşabiliyordum. Bu, Mehmet’in kazancından fazlaydı.
Cumartesi günü Elif geldi. Kendi yaptığı elmalı turtayı da getirmişti. Mutfakta oturur oturmaz gözlerimin içine baktı.
“E, anlat bakalım,” dedi. “Gidişat nasıl?”
“Fena değil,” dedim gülümseyerek. “Artık kocamdan fazla kazanıyorum.”
“Ciddi misin sen?”
“Gayet ciddiyim. Böyle devam ederse birkaç ay içinde asıl işten bile ayrılabilirim. Sadece kendi işlerimi alıp çalışırım.”
Elif yerinden kalkıp beni sıkıca kucakladı.
“Ayşe, seninle gurur duyuyorum,” dedi. “Vallahi helal olsun. Kendini öyle güzel toparladın ki…”
“Sağ ol,” dedim alçak sesle. “Biliyor musun, tuhaf gelecek ama Mehmet’e neredeyse minnettarım. O saçma planı yapmasaydı ben belki hâlâ aynı bataklığın içinde oturuyor olacaktım. Bir şeyleri değiştirmekten korkacaktım. Başımı kaldırmaya cesaret edemeyecektim. Ama şimdi anladım. Ben yapabiliyorum. Kendi kendimi geçindirebiliyorum.”
“Peki o dönünce ne yapacaksın?”
“Henüz bilmiyorum,” dedim. “Tepkisini göreceğim.”
Mehmet 27 Nisan’da, dönmesine dört gün kala aradı. Sesinde daha önce duymadığım bir tereddüt vardı.
“Ayşe, nasılsın orada?”
“İyiyim Mehmet. Çalışıyorum, kazanıyorum, yaşıyorum.”
“Şey… Belki ben daha erken dönerim diye düşündüm. Annem artık idare ettiğini söylüyor. Yardıma ihtiyacı kalmamış.”
“Planladığın gün dön,” dedim. “Bir Mayıs’ta.”
“Ama ben sandım ki…”
“Ne sandın Mehmet?”
“Özlemişsindir diye düşündüm. Belki dönmemi istersin.”
“Hayır,” dedim sakinlikle. “Özlemedim.”
Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu. Sadece nefes alışını duyuyordum.
“Ayşe, ben iyi olsun diye yaptım. Yemin ederim, anlamanı istedim.”
“Anladım,” diye sözünü kestim. “Hem de çok şey anladım. Bir Mayıs’ta dön. O zaman konuşuruz.”
“Peki,” dedi kısık bir sesle.
Önümde hazırlanmak için üç gün vardı. Ne yapacağımı artık çok iyi biliyordum. İlk iş, kendi adıma serbest çalışan olarak kaydımı yaptırmaya karar verdim. Böylece işlerimi yasal şekilde yürütecek, gelirlerimden yüzde 4 oranında vergi ödeyecektim. Başvuruyu internet üzerinden gönderdim; bir gün içinde onaylandı. İkinci olarak bankada yalnızca bana ait yeni bir hesap açtım ve kazandığım bütün parayı oraya aktardım. 14.350 lira. Benim birikimim, benim güvencem, benim sermayemdi.
Üçüncü adımda bir avukata gittim. İş yerinden Zehra, aile hukuku alanında çalışan tanıdığı Meryem’i tavsiye etmişti.
“Durumu baştan sona anlatın,” dedi Meryem. Elli yaşlarında, dikkatli bakışları olan sakin bir kadındı.
Her şeyi anlattım. Mehmet’in paraları çekmesini, beni parasız bırakmasını, annesinin etkisini, benim bu süreçte çalışmaya başlamamı… O ise araya girmeden dinledi, ara sıra başını salladı, önündeki kâğıda kısa notlar aldı.
“Anladım,” dedi sonunda. “Hukuken bakarsak, eşinizin yaptığı şey açık bir suç gibi görünmeyebilir. Ortak hesaptaki para aileye ait sayılır ve taraflardan biri o para üzerinde işlem yapabilir. Fakat aile hukuku açısından değerlendirildiğinde, bu durum hakkın kötüye kullanılması şeklinde yorumlanabilir. Yine de bunu ispatlamak kolay olmaz.”
“Boşanmak istersem ne olur?” diye sordum.
“Evlilik içinde edinilmiş daire, mal paylaşımında yarı yarıya değerlendirilir. Ya taraflardan biri diğerinin payını satın alır ya da daire satılır, bedeli bölüşülür. Birikimler de aynı şekilde paylaşılır. Hesapta ne kadar vardı?”
“Yaklaşık 70.000 lira. Hepsini çekti.”
“O zaman bunun 35.000 lirası sizin payınız. Gönüllü olarak iade etmezse mahkeme yoluyla talep edebilirsiniz.”
“Peki boşanmak istemezsem ama ilişkideki düzeni değiştirmek istersem?”
“O zaman evlilik sözleşmesi ya da en azından yazılı bir bütçe anlaşması düşünmenizi öneririm. Ayrı bütçe de bir seçenek. Ama elbette bunun için onun da kabul etmesi gerekir.”
“Teşekkür ederim,” dedim ayağa kalkarken. “Bana gerçekten yardımcı oldunuz.”
“Ne zaman ihtiyaç duyarsanız gelin,” dedi. “Ve en önemlisi, hakkınızı savunmaktan korkmayın. Siz yanlış bir şey yapmadınız.”
Avukatın yanından çıktığımda kafam berraktı. Artık atacağım adımları biliyordum.
30 Nisan akşamı evi baştan aşağı temizledim. Yerleri sildim, toz aldım, çamaşırları yıkadım, dolapların üzerini bile elden geçirdim. Evin kusursuz görünmesini istiyordum. Mehmet için değil; kendim için. Sonra dolaptan bir yıl önce alıp hiç giymediğim takımımı çıkardım. O zaman Mehmet, “Fazla dikkat çekici, yaşına uygun değil,” demişti. Siyah dar kesim etek, beyaz bluz, üzerine ceket… Giyip aynanın karşısına geçtim. Üzerime tam oturuyordu. Topuklu ayakkabılarımı çıkardım, hafif bir makyaj yaptım, saçımı ensede topladım.
Aynadaki kadına uzun uzun baktım. Kendinden emin, toparlanmış, ne istediğini bilen bir kadındı bu. Kendimi böyle görmeyeli yıllar olmuştu.
O gece uykum bölük pörçük oldu. Ertesi gün yapacağım konuşmayı zihnimde defalarca çevirdim. Ne diyecektim? Nasıl davranacaktım? En önemlisi, öfkeme yenilmeyecek, bağırmayacak, yalvarmayacaktım. Sakin kalacak, kendi değerimi unutmadan konuşacaktım.
Bir Mayıs sabahı güneşli başladı. Saat yedide kalktım, duş aldım, takımımı giydim, kahvemi içtim. Mehmet’in saat on gibi gelmesi gerekiyordu. Köyden gelen otobüs yarım ona varıyordu; otogardan eve yirmi dakika sürerdi.
Ona beş kala apartman merdivenlerinden ayak sesleri geldi. Kalbim hızlandı. İşte o an gelmişti. Ya yeni bir hayat başlayacaktı ya da eskisinin içinde bir süre daha kalacaktık. Her şey, birazdan yapacağımız konuşmaya bağlıydı.
Anahtar kilitte döndü. Kapı açıldı. Mehmet elinde çantasıyla eşikte durdu. Bana baktı ve bir süre tek kelime etmedi. Ben de ona bakıyordum. O an şunu bütün açıklığıyla anladım: Bundan sonra ne olursa olsun, ben bir ay önceki kadın değildim. Değişmiştim. Geri dönüş yoktu.
“Sen…” dedi Mehmet, gözlerini kırpmadan beni süzerek. “Neden böyle giyindin?”
“Gördüğün gibi,” dedim sakince. “İçeri gir. Kapının önünde durma.”
İçeri adım attı, çantasını bıraktı, etrafına göz gezdirdi. Ev temiz, aydınlık, ferah görünüyordu. Bilerek bütün perdeleri açmış, güneşi içeri doldurmuştum. Orta sehpanın üzerinde dosyalar, dizüstü bilgisayarım, hesap makinesi ve notlar vardı. Küçük bir çalışma alanı kurmuştum.
“Bunlar ne?” diye başıyla masayı işaret etti.
“Çalışıyorum.”
“Ne çalışması? Bugün Bir Mayıs. Tatil.”
“Benim için tatil yok. Müşteriler bayramda da, tatilde de iş çıkarabiliyor.”
Mehmet mutfağa geçti. Sürahiden kendine su doldurdu ve bir dikişte içti. Ellerinin titrediğini fark ettim. Gergindi, bunu saklayamıyordu.
“Ayşe, konuşalım,” dedi masaya otururken.
“Konuşalım.” Karşısına geçip oturdum. Kollarımı göğsümde birleştirdim.
“Bu bir ay boyunca çok düşündüm,” diye başladı. “Bizi, evliliğimizi, ailemizi… Yanlış yaptığımı anladım.”
Hiçbir şey söylemedim. Devam etmesini bekledim.
“Paralar konusunda bu kadar sert olmamalıydım. Annem bunun sana beni kıymetli görmeyi öğreteceğini söyledi. Ama şimdi anlıyorum, fazla ileri gittim. Özür dilerim.”
“Fazla ileri mi?” dedim. “Mehmet, beni bir ay için 1.000 lirayla bıraktın. Sadece faturalar neredeyse 700 lira tutuyor. Geriye yemek, yol, diğer ihtiyaçlar için ne kalacaktı?”
“Ben senin tamamen ortada kalacağını düşünmedim. Birinden borç alırsın sanmıştım.”
“Aldım zaten. Elif’ten 1.750 lira borç aldım. Bu arada geri de ödedim.”
“Geri mi ödedin?” Kaşlarını çattı. “Parayı nereden buldun?”
“Kazandım.”
“Şu özel ders işinden ne kadar kazanmış olabilirsin ki?”
“Üç haftada 14.350 lira.”
Mehmet sanki nefessiz kalmış gibi irkildi.
“Ne kadar?”
“14.350 lira. Özel ders, muhasebe danışmanlığı, iki şahıs işletmesinin sürekli kayıt takibi ve tek seferlik işler. Şu anda sekiz düzenli müşterim var.”
“Yalan söylüyorsun.”
“Banka hareketlerini görmek ister misin?” Telefonumu alıp uygulamayı açtım, ekranı ona çevirdim. Rakamları gördükçe yüzünün rengi soldu.
“Bu… Bu mümkün değil,” dedi. “Sen asıl işinde 12.250 lira alıyordun.”
“Alıyordum,” dedim. “Dün istifa dilekçemi verdim.”
“Ne?” Sandalyesinden fırladı. “İşten mi ayrıldın?”
“Evet. 14 Mayıs son iş günüm. Ondan sonra sadece kendim için çalışacağım. Kaydımı yaptırdım, vergimi ödeyeceğim. Gelirim düzenli. Aylık 21.000 ile 28.000 lira arası kazanmayı öngörüyorum.”
Mehmet tekrar oturdu. Yüzü kül gibi olmuştu.
“21.000 mi? Ayşe, ne söylediğinin farkında mısın? Bu büyük risk. Ya müşteriler giderse? Ya işler bozulursa?”
“Bir şey yolunda gitmezse yeni müşteri bulurum. Olmazsa yine bir şirkette muhasebeci olarak çalışırım. Bu alanda iş var. Ama eski hayatıma dönmeyeceğim Mehmet. Sen izin vermeden nefes almaktan bile çekindiğim o yaşama geri dönmeyeceğim.”
“Ben seni hiçbir şeye zorlamadım.”
“Zorladın. Hem de sürekli. ‘Bu elbiseyi giyme, fazla parlak.’ ‘Elif’le bu kadar sık görüşme, seni etkiliyor.’ ‘Paranı gereksiz şeylere harcama, neye ihtiyacımız olduğunu ben daha iyi bilirim.’ On iki yıl Mehmet. Tam on iki yıl senin kurallarınla yaşadım.”
“Ben erkeğim,” dedi dişlerini sıkarak. “Karar vermem gerekir. Ailenin reisi benim.”
“Hayır,” dedim net bir sesle. “Böyle bir zorunluluğun yok. Aile dediğin şey ortaklıktır, denkliktir, birbirini duymaktır.”
“Bizimki neydi peki?”
“Sen buyuran taraftın. Ben de itaat etmesi beklenen eş.”
Sustu. Bakışlarını yere indirdi, yumruklarını sıktı.
“Şimdi ne olacak?” diye sordu sonunda.
“Bilmiyorum. Sana bağlı.”
“Bana mı?”
“Evet. Bu ilişkiyi değiştirmeye, eşit bir zeminde yeniden kurmaya hazırsan deneyebiliriz. Değilsen boşanırız. Daire satılır, para ikiye bölünür. Ben küçük bir ev tutar, hayatıma devam ederim.”
“Ayşe, ciddi misin?”
“Son derece.”
Ayağa kalktı, mutfakta birkaç adım attı, pencerenin yanında durdu.
“Annem senin inatçı olduğunu, seni sıkı tutmak gerektiğini söylerdi. Ben de abartıyor sanırdım. Meğer…”
“Annen çok şey söyledi,” diye araya girdim. “Sen de onu dinledin. Hem de kendi karından daha çok. Asıl sorun bu.”
“O benim annem. İyiliğimi ister.”
“O seni de beni de kontrol etmek istiyor. Ama bu artık bitti Mehmet. Onun bizim evliliğimizi yönetmesine izin vermeyeceğim.”
“Benden annemle bağımı koparmamı mı istiyorsun?”
“Hayır. Ben senden kendi kararlarını kendin vermeni istiyorum. Hoşuna gitmeyen her şeyde koşup ona akıl danışmamanı istiyorum.”
Mutfakta bir sessizlik yayıldı. Duvardaki saatin tıkırtısı bile duyuluyordu.
“Düşünmek için zamana ihtiyacım var,” dedi.
“Tamam. İki hafta. 14 Mayıs’a kadar düşün. Kararını verirsin, sonra konuşuruz.”
“Ya sen?”
“Ben kararımı verdim. Bundan sonra istediğim gibi yaşayacağım. Seninle mi, sensiz mi; o kısmı sen seçeceksin.”
Mehmet odaya gitti ve kapıyı kapattı. Bir süre sonra annesini aradığını duydum. Ne söylediklerini seçemiyordum ama ses tonlarından mesele belliydi. Mehmet yakınarak anlatıyor, Fatma da onu yüreklendiriyordu. Muhtemelen, “Sakın geri adım atma, blöf yapıyor,” diyordu. Ama ben blöf yapmıyordum.
Akşam odadan çıktı ve karşıma oturdu. Ben yeni bir müşterinin sözleşmesini okuyordum. Küçük bir matbaa sahibi dışarıdan muhasebe desteği arıyordu.
“Ayşe,” dedi yumuşak bir sesle, “kavga etmeyelim. Gel bu bir ayı unutalım. Ben hatamı anladım.”
“Sen neyi hata olarak gördüğünü gerçekten anladın mı?” diye sordum.
“Nasıl yani?”
Belgeden başımı kaldırıp ona baktım.
“Senin gözünde benim hatam ne?”
“Şey…” Bir an duraksadı. “Bu kadar bağımsızlaşman da iyi değil. Aile dediğin birlikte hareket etmektir, herkesin ayrı baş çekmesi değil.”
“Birlikte olmak, birinin emir verip diğerinin boyun eğmesi demek değildir.”
“Ben boyun eğmekten söz etmiyorum. Ama bir düzen olmalı. Erkek kazanır, kadın evi çekip çevirir.”
“Ben de kazanıyorum. Üstelik artık senden fazla.”
Yüzünü buruşturdu; sanki canını sıkan bir ses duymuştu.
“İşte sorun da burada. Daha fazla kazanmaya başlayınca kendini bir şey sandın. Şimdi bana hükmedebileceğini mi düşünüyorsun?”
“Mehmet, ben sana hükmetmek istemiyorum. Saygı görmek istiyorum. Benimle konuşulmasını, fikrimin sorulmasını, isteklerimin de hesaba katılmasını istiyorum.”
“Ben sana hep saygı duydum.”
“Beni terbiye etmek için bir ay parasız bıraktın. Bu mu saygı?”
Söyleyecek söz bulamadı.
“İki hafta,” dedim tekrar. “İyi düşün.”
Sonraki günler tuhaftı. Aynı evde yaşıyor ama iki komşu gibi davranıyorduk. Ben çalışıyor, müşterilerle görüşüyor, danışmanlıklara gidiyordum. O işe gidiyor, akşam dönünce televizyonun karşısına geçip susuyordu. Konuşmalarımız kısa, kuru ve yalnızca gerekli şeylerle sınırlıydı. Fatma her gün arıyordu. Mehmet onunla uzun uzun konuşuyor, telefonu kapattıktan sonra daha da içine kapanıyordu.
Sekizinci gün, 8 Mayıs’ta yanıma geldi.
“Ayşe,” dedi. “Denemek istiyorum.”
“Neyi denemek istiyorsun?”
“Yeni bir düzen kurmayı. Senin dediğin gibi… eşit olmayı.”
Önümdeki kâğıtları bıraktım.
“Ciddi misin?”
“Evet.”
“Benim bazı şartlarım var.”
“Neler?”
“Ayrı bütçe. Herkes kendi parasını istediği gibi kullanacak. Ortak giderlere eşit şekilde katkı yapacağız. Kabul ediyor musun? Ayrıca annen artık bizim adımıza karar vermeyecek.”
“Onunla konuşmaya, onu ziyaret etmeye hakkım var ama.”
“Elbette var. Ben bunu hiçbir zaman yasaklamadım. Bir de geçmişi sürekli birbirimizin yüzüne vurmayacağız. Eğer başlayacaksak temiz bir sayfadan başlayacağız.”
“Tamam.”
“Fakat bir şart daha var.”
“Nedir?”
“Birikimdeki payımı bana geri vereceksin. Hesaptaki paranın yarısı, yani 35.000 lira benim hakkım.”
Mehmet’in yüzü gerildi.
“Ayşe, o paranın tamamı durmuyor.”
“Ne kadar kaldı?”
“21.700 lira. Bir kısmını annemin çatı tamiri için verdim, biraz da kendime kıyafet aldım.”
“O zaman 21.700 lirayı şimdi verirsin. Kalanını da her ay 3.500 lira olarak ödersin.”
“Ama o para benim de paramdı.”
“Hayır, o para bizim ortak birikimimizdi. Benim onayım olmadan harcadın. Şimdi payımı geri vereceksin.”
Mehmet odaya gitti, biraz sonra elinde bir zarfla döndü. Zarfı alıp içindeki 21.700 lirayı tek tek saydım.
