“Terbiye etmek” dedi kocası, Ayşe apartman önünde gördüğü manzara karşısında donup kaldı

Hikâyeler
Güvenin kırılmasının acı, utanç verici ağırlığı.

“Kalanı yıl sonuna kadar kapatabilecek misin?” diye sordum.

Mehmet başını ağır ağır salladı.

“Öderim.”

“Peki,” dedim. “O zaman bir kez daha deneyeceğiz. Ama Mehmet, eğer yine üzerimde söz sahibi olmaya kalkarsan, beni küçümser, annenin sözünü benimkinden üstün tutarsan bu iş biter. Hiç tartışmadan boşanırız.”

“Anladım,” dedi kısık bir sesle.

Birbirimize sarıldık. Sarılışımız eski sıcaklığından uzaktı; sanki iki yabancı insan temkinli davranıyordu. Yine de bu, bir başlangıç sayılırdı.

Sonraki günlerde Mehmet’in gerçekten çaba harcadığını gördüm. Evle ilgili konularda fikrimi sormaya başladı, ufak tefek işlerde yardım etti, en küçük ayrıntıya takılıp beni eleştirmedi. Annesiyle telefon konuşmaları seyrekleşti, konuştuklarında da eskisi gibi uzun uzun sürmüyordu.

Ben ise çalışmaya devam ettim. Müşterilerim arttıkça arttı. Hatta bir süre sonra bazı işleri geri çevirmek zorunda kaldım; çünkü yetişemiyordum. 11 Mayıs’ta Ahmet Bey aradı. Oto yedek parça dükkânının sahibiydi.

“Ayşe Hanım,” dedi, “size bir teklifim olacak. İşleri büyütmek istiyorum, ikinci bir dükkân açacağım. Bütün muhasebeyi güvenle yürütecek birine ihtiyacım var. Aylık 17.500 lira sabit ödeme, ayrıca kârdan pay düşünüyorum. Ne dersiniz?”

Bir an durup düşündüm. 17.500 lira düzenli gelir demekti. Üstelik dışarıdan tuttuğum diğer müşterilerden de yaklaşık 10.500 lira daha kazanıyordum.

“Ahmet Bey,” dedim, “bunu başka işlerimle birlikte yürütebilir miyim? Yani sizin muhasebenize bakarken dışarıda birkaç müşterimi daha takip etmem sorun olur mu?”

“Elbette olmaz. Benim için önemli olan kendi işlerimin düzgün ve zamanında yürütülmesi.”

“O halde kabul ediyorum. 1 Haziran’da başlayabilirim.”

“Çok iyi. Sözleşmeyi de birkaç gün içinde imzalarız.”

Telefonu kapattığımda yüzümde istemsiz bir gülümseme vardı. Hayat yavaş yavaş rayına giriyordu.

Akşam Mehmet’e anlattım. Tebrik etti, sevindiğini söyledi; ama yüzündeki gerginliği fark etmemek mümkün değildi. Karısının kendisinden fazla kazanacak olması gururuna dokunuyordu. Yine de kendini tuttu, bunu belli etmemeye çalıştı.

13 Mayıs’ta, eski iş yerimdeki son günüme bir gün kala, evde küçük bir yenilik yapmaya karar verdim. Elimde birikmiş hatırı sayılır bir para vardı; artık bunu kendime çok görmeyecektim. Bir usta çağırdım. İki gün içinde salonun duvar kâğıtlarını değiştirdi. Açık bej tonlarında, gözü yormayan zarif desenli bir kâğıt seçmiştim. Oda bir anda bambaşka görünmeye başladı.

Eski, çökmüş koltuğun yerine rahat, şık bir kanepe aldım. Yanına küçük bir sehpa, bir lambader, duvara da iki tablo ekledim. Mehmet bütün bunlara şaşkınlıkla bakıyordu.

“Bu para nereden çıktı?” diye sordu.

“Kazandım,” dedim.

“Bu yenilemeye 10.500 lira harcamışsın. Ama önce benimle konuşman gerekmez miydi?”

“Neden gereksin?” diye karşılık verdim. “Kendi param. Nasıl istersem öyle harcarım. Yoksa ayrı bütçe kararımızı şimdiden unuttun mu?”

Dişlerini sıktı, yüzü gerildi; ama sustu.

14 Mayıs benim eski bürodaki son çalışma günümdü. Arkadaşlar küçük bir veda düzenlemişlerdi. Çiçek verdiler, iyi dileklerde bulundular. Zehra Hanım ayrılırken bana sarıldı.

“Ayşeciğim,” dedi, “sen çok cesur davrandın. Yeni bir hayata başlamaktan korkmadın. Seninle gurur duyuyorum.”

“Her şey için teşekkür ederim Zehra Hanım,” dedim içtenlikle.

“Bir şey olursa mutlaka ara. Ayrıca ne yaptığını, işlerin nasıl gittiğini de bana haber ver.”

Eve elimde bir demet gülle ve içimde uzun zamandır hissetmediğim bir özgürlük duygusuyla döndüm. Yeni hayatım sanki tam o anda başlamıştı.

Ertesi gün, 15 Mayıs Cuma akşamı, dizüstü bilgisayarımın başında bir müşterinin beyannamesini hazırlıyordum. Kapı zili çaldı. Açtığımda karşımda Fatma duruyordu. Elinde kocaman bir çanta, yüzünde de kararlı bir ifade vardı.

“Geldim,” dedi, sanki bu başlı başına bir açıklamaymış gibi.

“Merhaba Fatma Hanım,” dedim. “Mehmet’in haberi var mı?”

“Yok. Sürpriz yaptım.”

“Anladım. Buyurun, içeri girin.”

Eve adım atar atmaz etrafına bakındı.

“Vay vay,” dedi. “Evi yenilemişsiniz! Mehmet’im, aferin sana!”

“Bunu ben yaptırdım,” dedim sakin bir sesle. “Kendi paramla.”

Fatma’nın dudakları hemen büzüldü.

“Kendi paran derken? Senin paran nereden oluyor?”

“Çalışıp kazandım.”

“Ha evet,” dedi alaycı bir sesle. “Sen artık büyük iş kadını oldun ya. Mehmet anlattı. İşten ayrılmışsın, müşteri toplamışsın. Bunun uzun süreceğini mi sanıyorsun?”

“Umarım sürer.”

“Ben pek sanmıyorum. Hepsi heves. Bir iki ay sonra müşteriler dağılır, sen de ortada kalırsın.”

“Göreceğiz,” dedim.

Mehmet işten dönüp annesini salonda görünce olduğu yerde kalakaldı.

“Anne, senin burada ne işin var?”

“Oğlumu görmeye geldim. Yoksa gelmem yasak mı?”

“Yasak değil tabii. Ama haber verseydin iyi olurdu.”

“Sürpriz yapmak istedim. Bir hafta kalacağım. Size yardım ederim. Ev işlerinde falan… Zaten görüyorum, Ayşe evi iyice salmış. Yeni kanepe alınmış ama perdeler hâlâ eski. Ayıp yani.”

Cevap vermedim. Tartışma çıkarmak istemiyordum.

Fatma bizde kaldı. Salondaki yeni kanepeye yerleşti, eşyalarını oraya buraya yaydı, banyoyu kremleriyle, şampuanlarıyla doldurdu. Sonra da yönetmeye başladı.

“Ayşe, neden çorba yapmadın? Mehmet’in her gün sıcak yemek yemesi lazım.”

“Yetişemiyorum,” dedim. “Çalışıyorum.”

“Ne çalışması? Bilgisayarın başında oturup tuşlara basıyorsun. Buna iş mi denir?”

“Fatma Hanım, bu benim işim. Üstelik para kazandırıyor.”

“Para, para, para… Senin dilinde hep para var. Aile nerede? Kocan nerede?”

Mehmet susuyordu. Annesinin beni adım adım yıprattığını görmesine rağmen tek kelime etmiyordu.

Üçüncü gün, 18 Mayıs’ta daha fazla dayanamadım.

“Mehmet,” dedim, “konuşmamız gerekiyor. Yalnız.”

Balkona çıktık, kapıyı kapattım.

“Annen ne zaman gidecek?”

“Bir haftalığına geldiğini söyledi ya.”

“Mehmet, biz ne konuşmuştuk? Dışarıdan müdahale olmayacaktı.”

“Ama annem sadece yardım etmek istiyor.”

“Hayır. Yardım etmiyor. Emir veriyor, eleştiriyor, beni aşağılıyor. Her gün aynı şeyi yaşıyorum ve yoruldum.”

“Ayşe, biraz sabret. Dört gün sonra gider.”

“Peki ya ben sabretmek istemiyorsam?”

“Ne yapmamı bekliyorsun? Annemi evden mi göndereyim?”

“Senden seçim yapmanı bekliyorum. Ya o ya ben.”

Mehmet’in yüzünün rengi değişti.

“Bunu isteyemezsin.”

“İsterim,” dedim. “Ya annen yarın gider ya da ben bu evden çıkarım ve boşanma davası açarım.”

“Ayşe, bu şantaj.”

“Hayır. Bu, sınırlarımı korumak. Artık kimsenin beni ezmesine izin vermeyeceğim. Annen olsa bile.”

Odaya döndüm, bir çanta hazırladım ve Elif’i aradım.

“Elif, birkaç gün sende kalabilir miyim?”

“Elbette. Ne oldu?”

“Kayınvalidem geldi. Canıma yetti artık.”

“Hemen gel.”

Çantamı alıp odadan çıktım. Fatma bana zafer kazanmış gibi bakıyordu.

“Gidiyor musun?” dedi. “İyi yapıyorsun. Zaten burada sana yer yok.”

Mehmet’in gözlerinin içine bakarak konuştum.

“Üç günün var. Ya annen gider ve biz birlikte yaşamaya devam ederiz ya da ben dönmem, boşanırız. Üçüncü bir yol yok.”

Cevabını beklemeden çıktım.

Elif’in evinde iki gün kaldım. Mehmet sürekli aradı. Dönmemi istedi, annesinin yakında gideceğini söyledi. Ben ise her seferinde aynı şeyi söyledim: “Yakında değil, şimdi gidecek.”

Üçüncü gün, 20 Mayıs sabahı telefonum çaldı. Arayan yine Mehmet’ti.

“Ayşe,” dedi, “annem gitti. Dün akşam onu otobüse bindirdim.”

“Ve?”

“Ve senin eve dönmeni istiyorum. Lütfen.”

“Mehmet, döneceğim. Ama bu son kez. Eğer annen bir daha davetsiz gelirse, eğer sen bir kez daha onun sözünü benimkinden üstün tutarsan, biter. Boşanırız.”

“Anladım. Dön.”

Eve geldiğimde Mehmet kapıda beni suçlu bir yüzle karşıladı.

“Özür dilerim,” dedi. “Bunun bu kadar ciddi olduğunu düşünmemiştim.”

“Bundan sonra düşün,” dedim.

Barıştık. Fakat aramızda bir şey değişmişti. Ben artık daha sert, daha net, daha talepkâr bir kadındım. Mehmet de bunu hissediyordu.

1 Haziran’da Ahmet Bey’in yanında yeni işime başladım. Küçük ama düzenli, huzurlu bir iş yeriydi. Bana ait ayrı bir odam vardı. Aylık 17.500 lira, üzerine de prim… Gerçekten güzel bir başlangıçtı.

Ay sonuna geldiğimizde toplam gelirim 29.000 lirayı bulmuştu. Mehmet ise 17.500 lira almıştı. Neredeyse onun iki katına yakın kazanıyordum. Ve biliyor musunuz, bu hoşuma gidiyordu. Kendi ayaklarımın üzerinde durabildiğimi hissetmek güzeldi. Kimseye muhtaç olmadan hayatımı sürdürebileceğimi bilmek bana güç veriyordu. Müşterilerin gözünde gördüğüm saygı da ayrı bir anlam taşıyordu.

Mehmet sessizleşmişti. Artık buyurmuyor, eleştirmiyor, bana hayat dersi vermeye kalkmıyordu. Aynı evin içinde yaşıyorduk ama herkes kendi hayatını kurmuş gibiydi. Faturalar ve mutfak masrafı ortaktı. Geri kalan herkesin kendisine aitti. Fatma ise eskisi kadar sık aramıyordu; aradığında da konuşmalar kısa sürüyordu. Mehmet ona “hayır” demeyi öğrenmeye başlamıştı.

Bir ay geçti. Sonra bir ay daha. Yaz sonuna doğru evliliğimizin aslında birlikte yaşamaya dönüştüğünü fark ettim. Birbirimize karşı naziktik, saygısızlık etmiyorduk; fakat aramızda ne ruhen ne de bedenen yakınlık kalmıştı.

Bir akşam, “Mehmet,” dedim, “sence de biz artık karı koca gibi değil, aynı çatı altında yaşayan iki insan gibiyiz, değil mi?”

Uzun uzun yüzüme baktı.

“Öyle,” dedi sonunda. “Ama bunu nasıl düzelteceğimi bilmiyorum.”

“Ben de bilmiyorum. Çok kırgınlık var. Çok şey yaşandı.”

“Ne öneriyorsun?”

“Boşanalım,” dedim. “Sakince, kavgasız. Evi satarız, parayı paylaşırız, herkes kendi yoluna gider.”

Mehmet sustu. Pencereye döndü. Camın ardında akşam şehrinin ışıkları yanıyordu.

“Ciddi misin?” diye sordu bir süre sonra.

“Evet. Denedik Mehmet. İki ay boyunca denedik. Ama olmuyor. Bazı şeyler fazla kırıldı.”

“Bir kez daha denesek?” dedi. “Bir aile danışmanına gitsek mesela?”

Düşündüm. Fikir kötü değildi. Belki bu son şansımız olabilirdi.

“Tamam,” dedim. “Deneriz. Ama bir ay içinde hiçbir şey değişmezse boşanırız. Kabul mü?”

“Kabul.”

Ertesi gün Derya Hanım adında bir aile danışmanı buldum. Bir hafta sonrasına randevu aldık.

İlk görüşme gergin geçti. Danışmanın odasında yan yana oturuyorduk. Derya Hanım sakin bir sesle sorular soruyordu.

“Sizi buraya getiren şey nedir? Anlatmak ister misiniz?”

Ben anlattım. Parasız bırakıldığım o ayı, hissettiğim aşağılanmayı, kayınvalidemin baskısını, benim nasıl değiştiğimi tek tek söyledim. Mehmet başını eğmiş, sessizce dinliyordu.

“Mehmet Bey,” dedi Derya Hanım, “siz bu yaşananları nasıl görüyorsunuz?”

Mehmet bir süre sustu, sonra alçak bir sesle konuştu.

“Karımın benim değerimi anlamasını istedim. Sanki tembelleşmiş, çaba göstermeyi bırakmış gibi geliyordu. Annem de hep, ‘Kadına fazla yüz verirsen tepene çıkar,’ derdi. Onu dinledim. Bir ay parasız kalırsa aklı başına gelir sandım. Ama tam tersi oldu. Ayşe güçlendi, bağımsızlaştı. Şimdi de bana ihtiyacı kalmadı.”

Derya Hanım bana döndü.

“Ayşe Hanım, Mehmet Bey’in söylediği doğru mu? Ona ihtiyacınız kalmadığını mı düşünüyorsunuz?”

Mehmet’e baktım.

“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “O ay, onsuz da yaşayabileceğimi anladım. Tek başıma da ayakta durabildiğimi gördüm. Bu beni özgürleştirdi. Artık yalnız kalmaktan korktuğum için evliliğe tutunmuyorum. Eğer birlikte olacaksak, korktuğumuz için değil, gerçekten istediğimiz için olmalı.”

“Peki siz birlikte olmayı istiyor musunuz?”

“Bilmiyorum,” diye itiraf ettim.

Mehmet başını kaldırdı.

“Ben istiyorum,” dedi. “Ama eskisi gibi olmayı nasıl sağlayacağımı bilmiyorum.”

“Belki eskisini geri getirmeye çalışmak doğru değildir,” dedi Derya Hanım. “Belki de yeni bir ilişki kurmanız gerekir. Başka temeller üzerinde, başka bir anlayışla.”

Dört hafta boyunca her cumartesi Derya Hanım’a gittik. Sorunlarımızı konuştuk, birbirimizi dinlemeyi öğrendik, duygularımızı saklamadan ifade etmeye çalıştık.

Mehmet, zayıf görünmekten her zaman korktuğunu söyledi. Çocukluğundan beri annesi ona erkeğin sert durması, asla yumuşamaması gerektiğini anlatmıştı. O yüzden duygularını gizlemiş, sevgi göstermek yerine emir vermeyi seçmişti.

Ben de yıllarca onun öfkesinden çekindiğimi anlattım. Kavga çıkmasın diye sustuğumu, uyum sağladığımı, içime attığımı söyledim. Bu suskunluk zamanla içimdeki kadını, kişiliğimi, ne istediğini bilen yanımı öldürmüştü.

Ağustosun sonuna doğru aramızda küçük ama gerçek bir değişim başladı. Artık yalnızca faturaları, alışverişi, ev işlerini konuşmuyorduk. Korkularımızı, kırgınlıklarımızı, isteklerimizi de dile getiriyorduk.

Mehmet ilk kez benimle gurur duyduğunu söyledi. Gücüme, direncime, çalışkanlığıma hayran olduğunu anlattı. Beni parasız bıraktığı o ay için pişman olduğunu da ekledi. Ben de ona hâlâ kızgın olduğumu, kırgınlığın içimde derin bir yerde durduğunu; fakat affetmeyi denemeye hazır olduğumu söyledim.

Eylül ayında her şeyi değiştiren bir olay yaşandı.

Fatma felç geçirip hastaneye kaldırıldı. Mehmet apar topar köye gitti, ben de onunla birlikte gittim. Kayınvalidem hastane odasında yatıyordu; yüzü solgundu, kolunda serum hortumları vardı. Beni görünce başını çevirmeye çalıştı.

“Anne,” dedi Mehmet, “Ayşe seni görmeye geldi.”

“Onun acımasına ihtiyacım yok,” diye hırıltılı bir sesle karşılık verdi Fatma.

“Bu acımak değil,” dedim yatağına yaklaşarak. “Siz benim eşimin annesisiniz. Gelmeden nasıl durabilirdim?”

Uzun uzun yüzüme baktı.

“Sen benden nefret ediyorsun.”

“Hayır,” dedim. “Sizden nefret etmiyorum. Sadece artık beni ezmenize izin vermiyorum.”

Köyde üç gün kaldık. Fatma’nın bakımıyla ilgilendik, evde yapılması gereken işleri hallettik. O üç gün içinde bir şeyler yerinden oynadı sanki. Fatma’nın sesi yumuşadı, bakışları değişti.

Bir akşam Mehmet markete gitmişti. Fatma beni yanına çağırdı.

“Ayşe, buraya gelir misin?”

Yatağının yanına gittim.

“Buyurun Fatma Hanım.”

“Ben haksızdım,” dedi güçlükle. “Hem de yıllarca. Mehmet için en iyisini bildiğimi sandım. Ama bilmiyormuşum. Sen iyi bir eşsin. Güçlüsün, akıllısın. Beni affet.”

Gözlerim doldu. Elini tuttum.

“Teşekkür ederim,” dedim. “Bunu duymak benim için çok önemli.”

“Boşanmayın,” dedi. “Lütfen. O seni seviyor. Sadece göstermeyi bilmiyor.”

“Bakacağız Fatma Hanım,” dedim. “Zaman gösterecek.”

Eve döndüğümüzde Mehmet dalgındı. O akşam uzun süre sessiz kaldıktan sonra konuşmaya başladı.

“Biliyor musun,” dedi, “bu birkaç günde çok şey anladım. Annem ömrü boyunca yalnız kalmış. Babam öldükten sonra içine kapanmış, sertleşmiş. Beni sıkı tutmasının sebebi de korkuymuş. Ben giderim, onu bırakırım diye korkmuş. Ben de suçluluk duygusuyla ona boyun eğmişim. Şimdi görüyorum; o haklı değildi. Ben de onu dinleyerek hata ettim. Ayşe, ben bizim birlikte kalmamızı istiyorum. Ama eskisi gibi değil. Korkusuz, baskısız, kontrol etmeden… Sadece birbirimizi severek.”

Ona baktım. Gözlerinde uzun zamandır görmediğim bir açıklık, bir içtenlik vardı.

“Mehmet,” dedim, “sen beni seviyor musun? Gerçekten?”

Elimi tuttu.

“Seviyorum. Hep sevdim. Sadece göstermedim. Zayıf görünmekten korktum. Aptallık ettim.”

“Aptallık ettin,” dedim. “Ama ben de çok masum değilim. Sustum, dayandım, içimde kırgınlık biriktirdim. Kötü hissettiğimi daha önce söylemeliydim.”

“Söylemeliydin,” dedi.

Birbirimize sarıldık. Aylar sonra ilk kez gerçekten sarıldık.

Ekim ayına geldiğimizde ilişkimiz yavaş yavaş toparlanmıştı. Bir anda olmadı. Bir sabah uyanıp her şey düzelmiş değildi. Adım adım ilerledik. Ortak olmayı, konuşmayı, anlaşmayı, birbirimizi duymayı öğreniyorduk.

Mehmet artık hatırlatılmadan ev işlerine yardım ediyordu. Ben geç kaldığım akşamlarda yemek hazırlıyor, işimi merak ediyor, başarılarıma gerçekten seviniyordu. Ben de daha yumuşak olmayı öğrendim. Her şeyin hemen değişmesini istememeyi, ona zaman ve alan tanımayı, bir insanın değişebilmesi için fırsata ihtiyacı olduğunu kabul etmeyi öğrendim.

Kasım ayında Ahmet Bey bana ortaklık teklif etti. Üçüncü dükkânı açıyordu ve yalnızca muhasebeyi yürütmemi değil, yeni işin hissedarlarından biri olmamı istiyordu.

“Ayşe Hanım,” dedi, “siz bulunmaz birisiniz. Yarım yılda hesapları düzene soktunuz, vergi planlamasını toparladınız, bana ciddi miktarda para kazandırdınız. Yeni işte size yüzde on pay teklif etmek istiyorum. 35.000 lira koyarsanız ortak olursunuz. Ne dersiniz?”

Düşündüm. 35.000 lira az para değildi. Ama bu parayı biriktirmiştim. Hem de kendi emeğimle, altı aylık çalışmamın sonucunda.

“Hafta sonuna kadar düşünmeme izin verir misiniz?” dedim.

“Elbette,” diye cevap verdi.

Akşam bunu Mehmet’e anlattım. Dikkatle dinledi.

“Peki sen ne düşünüyorsun?” diye sordu.

“Bilmiyorum,” dedim. “Riskli ama gelecek vaat ediyor.”

Şükrüye'nin Penceresinden