“Benim maaşım bana ait” dedi Mehmet, topuklarını yere vura vura yanımdan geçip televizyonu açarken

Hikâyeler
Bu haksızlık, küçümseyici ve can acıtıcı.

“Zeynep, düşündüm de kararımı verdim,” dedi Mehmet. “Benim maaşım bana ait. O parayı ben kazandım; ister arabama harcarım, ister kendi keyfime, ister anneme yardım ederim. Evin geçimi ise senin maaşından döner. Nasıl olsa tutumlu kadınsın, marketlerde indirim peşinde koşmayı da iyi biliyorsun. Buyur, hesabı sen yap.”

O sırada ocağın üstündeki fayansa yapışmış eski yağ lekesini süngerle ovalamayı sürdürüyordum. Öyle hırsla bastırıyordum ki lastik eldivenlerin içinde tırnaklarım sızlamaya başlamıştı; süngerin çıkardığı ince, rahatsız edici ses mutfağa yayılıyordu. Bez elimde titrer gibi gidip geliyor, ama ben dönüp ona bakmıyordum. Burnuma, temizlik maddesinin keskin kokusuyla yanık sos kokusu birlikte dolmuştu. Mehmet, et yemeğini başka kaba alırken ocağı kapatmayı yine unutmuştu.

“Demek kişisel paran,” dedim, nefesimi ağır ağır bırakarak, elimdeki işi kesmeden. “Mehmet, bizim yirmi yıl ödenecek konut kredimiz var, Ali de bu yıl okula başlayacak. Hazırlık masrafı, kıyafet, kitaplar… Sadece makarnayla yaşamayacaksak düzgün yiyeceğin ne kadara geldiğinden haberin var mı senin?”

“Of, yine başlama,” diye homurdandı Mehmet; laminatın üstünde topuklarını yere vura vura yanımdan geçti. “Her şeyi büyütüyorsun. Hiç para vermem demedim ya. Çok sıkışırsan istersin, ben de bakarım. Ama esas bütçe sende olacak. Sen değil misin hep doğru olanı savunan, adaletten bahseden? Hadi bakalım, muhasebe harikalarını göster.”

Masaya oturdu ve televizyonun sesini sonuna kadar açtı. Ekranda herkesin birbirine bağırdığı anlamsız bir program vardı; o gürültü, üst komşunun matkabı kadar şakaklarıma saplanıyordu. Zaten üst kattakiler de eksik kalmıyordu. İki yıldır bitmeyen tadilatları yüzünden duvarların ardından gelen matkap uğultusu, ağır ağır dağılan aile hayatımızın alışılmış fon müziği olmuştu.

Ellerimi önlüğüme sildim, sonra dönüp kocama baktım. Mehmet, en sevdiği esnemiş tişörtünün içinde yayılmış, kürdanla dişlerini kurcalıyor; hâliyle tavrıyla konunun çoktan kapandığını belli ediyordu. Bir zamanlar bana dünyaları vaat eden, yumuşacık sesli Mehmet’im gitmiş; yerine, “ailenin reisi” olduğu için kendi ihtiyaçlarını ilk sıraya koymayı doğal sayan biri gelmişti. Benim ihtiyaçlarım mı? Onlar nasılsa bir şekilde susar, azalır, yok olurdu.

“Mehmet, gerçekten ciddi misin?” dedim. Lavaboya yaslandım; metalin soğuğu ev tişörtümün içinden bile tenime işledi. “Benim maaşım 24.500 lira. Bunun 12.250 lirası konut kredisine gidiyor. Geriye 12.250 lira kalıyor. Üç kişi için. Kişi başı ayda yaklaşık 3.500 lira demek bu. Ali de dâhil, günde yüz lira civarıyla beslenmemizi mi istiyorsun?”

Başını bile çevirmedi. “İnsanlar daha azıyla da yaşıyor. Bakliyat alırsın, mevsim sebzesi alırsın. Zaten bu kadar et sağlıklı değil, okudum ben. Kısacası Zeynep, beni bunlarla yorma. Yarın arabaya yeni jant bakmaya gideceğim, paraya ihtiyacım var.”

İşte o an anladım: Mehmet kafasında her şeyi çoktan kurmuştu. Planı hazırdı. O planın içinde bana düşen rol ise, onun rahatını sessizce sağlayan, karşılığında hiçbir şey istememesi beklenen ücretsiz bir yardımcı olmaktı.

Şükrüye'nin Penceresinden