“Benim maaşım bana ait” dedi Mehmet, topuklarını yere vura vura yanımdan geçip televizyonu açarken

Hikâyeler
Bu haksızlık, küçümseyici ve can acıtıcı.

Kavga aslında o gün patlamamıştı; uzun zamandır içten içe birikiyordu. Son altı aydır Mehmet, evin alışverişine para katmayı giderek daha sık “unutur” olmuştu. Bir bakıyordun arabasının sigortası çıkmış, bir bakıyordun bir arkadaşına borç vermesi gerekmiş, başka bir gün annesi Fatma Hanım’ın durup dururken yeni televizyona ihtiyacı olmuştu. Ben ise yükü sırtlanıp gidiyordum. Önce sesimi çıkarmadım. Sonra üstü kapalı anlatmaya çalıştım. Ardından açık açık istemeye başladım. Bugünse o, hiç utanmadan önüme bir şartname koymuştu.

O akşam banyoya kapanıp Elif’i aradım. Sesim titriyordu ama ağlamamak için kendimi sıkıyordum.

“Bak Elif,” dedim, “bu adam gerçekten benim dipsiz kuyu olduğumu sanıyor. Ali’nin özel ders ücretini ödeyebilmek için iki ayrı işte canımı çıkarıyorum, o ise gidip arabasına jant bakıyor.”

Elif’in huyu buydu; lafı eğip bükmezdi.

“Zeynep, sen aklını mı kaçırdın?” diye çıkıştı. “Adam resmen sırtına binmiş, bir de seni mahmuzluyor. Yemek yapmayı kes. Bu kadar basit. Sen kendini doyur, çocuğu doyur; onu da kendi hâline bırak. Madem parası kendine özel, gitsin lokantalarda yesin. Çok varlıklı ya hani.”

O an yalnızca derin bir nefes alabildim. “Yemek verme” demek kolaydı. Sonuçta kocamdı. Aynı evin insanıydı. Bir zamanlar gerçekten yakınımdı.

Fakat ertesi sabah gözlerimi açtığımda zihnimde garip bir ferahlık vardı. Mehmet yatağın yarısını kaplamış, kollarını bacaklarını gelişigüzel sermiş, yüksek sesle horluyordu. Ona baktım; içimde şefkatten, alışkanlıktan, eski günlerin sıcaklığından eser yoktu. Sadece ağır, bastırılmış bir öfke kalmıştı. Ona kahvaltı hazırlamak istemiyordum.

Sessizce kalktım. Ali’ye sütlü yulaf pişirdim, kendime de bir kahve yaptım. Mehmet ancak bir saat sonra mutfağa sürüklenerek geldi.

“Benim yumurtalı ekmekler nerede?” diye boş tavaya bakakaldı.

Kahvemden bir yudum alıp sakince cevap verdim.

“Markette, Mehmetçiğim. Ekmek, yumurta, süt hepsi parayla satılıyor. Bu ay benim bütçemde senin yumurtalı ekmeğine ayrılmış bir kalem yok. Önceliğim ev kredisiyle Ali’nin spor ayakkabısı.”

Kaşlarını çattı.

“Dalga mı geçiyorsun sen? Karnım aç benim.”

“Ye o zaman,” dedim, erzak rafını işaret ederek. “Orada arpa yarması var. Mideye de iyi gelir.”

Kadınların kaprislerinden, saçma sapan huylardan söz ederek homurdandı ve işe aç karnına gitti. Ben de bunun onu biraz akıllandıracağını sandım. Ne büyük yanılgı.

Akşam eve gelir gelmez ilk işi buzdolabına yönelmek oldu. Ama dolap neredeyse bomboştu. Rafta yalnızca benim yoğurdumla Ali için tam bir porsiyon olarak hazırladığım fırın yemeği duruyordu.

“Zeynep, bu komik değil!” diye bağırdı, tencereleri öyle bir şangırdattı ki Ali odasında irkildi. “Akşam yemeği nerede?”

“Yemek yok Mehmet,” dedim. “Param bitti. Bugün faturaları ödedim, Ali’ye de sonbaharlık mont aldım. Hafta sonuna kadar elimde bin lira kadar kaldı. O da oğlumla bana ayran, yoğurt, ekmek almak için. Senin bifteğine ayıracak bütçem yok.”

Yüzü kızarıp lekelenmeye başladı.

“Sen… sen resmen benimle alay ediyorsun!” diye gürledi. “Ben çalışıyorum! Yoruluyorum! Eve gelip adam gibi yemek yemeye hakkım var!”

“Var,” dedim, sesimi yükseltmeden. “Kendi kişisel paranla. Sipariş verirsin ya da bir lokantaya gidersin. Sonuçta sen kazandın, hakkındır.”

Yaklaşık iki saat boyunca ortalığı birbirine kattı. Kötü bir eş olduğumu, aileyi benim yıktığımı, kendisine değer verecek başka birini bulacağını söyledi durdu. Ben koltuğa oturmuş, tek kelime etmeden kitabımı okuyordum. Ali ise kulaklığını takmış oyun konsoluna dalmıştı; bizim kavgalarımıza çoktan alışmış, kendini gerçekliğin dışına kapatmayı öğrenmişti. Bu elbette içimi acıtıyordu.

Şükrüye'nin Penceresinden