— Annene vermek için bir daha benim parama el uzatırsan, sırt çantanı toplar doğru onun evine gidersin, anladın mı? Aile kahramanı kesildin ya, terliklerini de unutma.
Mert telefonu hemen indirmedi bile. Kanepede, yüzü ekrana gömülü oturuyordu; uygunsuz bir anda yakalanmış ergen çocuk gibiydi. Sonra ağır ağır başını kaldırdı.
— Elif, kapıdan girer girmez başlamasan olmaz mı? Yine ne oldu?
— “Yine” diyor bir de, — Elif kalın zarfı masanın üstüne fırlattı. — Olan bu. Az önce üçüncü kez saydım. İçinden yine bin yedi yüz elli lira eksik. Yine, Mert. Süt almak için yetmiş lira değil, taksiye üç yüz elli lira değil; bildiğin bin yedi yüz elli lira. Bu artık dalgınlık falan değil. Evde “bakalım bu dairenin gerçek sahibi kimmiş” adlı aile eğlencesine dönüştü.
— Benim bununla ne ilgim var? — Mert birden gerildi; ama yüzü, sanki çoktan suçunu itiraf eden bir dilekçe yazmış gibiydi. — Ben almadım.

— Elbette. Sen zaten evimizin ermişisin. Para da kendi kendine aydınlık yarınlara yürüyüp gitmiştir.
— Elif, yeter artık.
— Hayır, yetmez. Bir aydır susuyorum. İlkinde yanlış saydım sandım. İkincisinde belki harcadık da fark etmedik dedim. Üçüncüsünde, belki sen aldın ve söylemeyi unuttun diye düşündüm. Ama aynı ay içinde dördüncü kez oluyorsa, buna unutkanlık değil, hesap denir.
Mert ayağa kalktı, telefonu eşofmanının cebine sıkıştırdı, avucuyla yüzünü ovuşturdu.
— Ben almadım. Gerçekten. Yemin ederim.
— Peki kim aldı? Kedi mi? Küstah olduğu doğru ama henüz nakit parayla iş çevirmeyi öğrenmedi.
— Annemi karıştırmaya başlama, tamam mı? — Mert anında irkildi. — O buraya sadece çiçekleri sulamaya uğradı.
— Hah, demek öyle. Çiçek sulamaya. Bu arada zarfı da havalandırmış olabilir mi?
— Ne saçmalıyorsun sen?
— Saçmalamıyorum, ikiyle ikiyi topluyorum. Anahtar sende var, bende var, bir de Emine’de var. Ben almıyorum. Sen de kendi söylediğine göre almıyorsun. Geriye kim kalıyor? Apartmanın postacısı mı?
Mert yüzünü buruşturdu.
— Sen her şeyi özellikle ona bağlıyorsun.
— Sen de özellikle her şeyi ondan uzaklaştırıyorsun. Bu konuda yeteneğin var. Sirkte numara diye sergileseler yeridir.
Odanın içinde birkaç adım attı; koltuğun koluna serili örtünün düzgün durup durmadığıyla çok meşgulmüş gibi davrandı. Elif’in yanağı seğirdi. Bu hareketi çok iyi tanırdı: Söyleyecek söz kalmayınca ev işiyle uğraşıyormuş gibi görünme töreni başlardı.
— Şimdi kavga etmek istemiyorum, — diye zorla mırıldandı Mert.
— Ben istiyor muyum sanıyorsun? İşten gelince çekmecenin başında dikilip kendimi aptal gibi hissetmek benim merakım mı? O parayı araba için biriktiriyordum. Tamir için, Mert. Kürk alayım diye değil, tırnak yaptırayım diye değil, “gösterişli hayat isterim” diye hiç değil. Arabanın alt takımı öyle vuruyor ki, sanki bagajda aksi bir tamirci oturmuş da sürekli anahtar sallıyor.
— Anlıyorum.
— Hayır, anlamıyorsun. Anlasaydın, annenle çoktan kendin konuşurdun.
— Çünkü konuşulacak bir şey yok! — diye parladı Mert. — Sen daha baştan onu suçlu ilan ettin…
Tam o sırada kapının kilidinde anahtar döndü.
Elif yerinden sıçramadı bile. Yalnızca kısa, sert ve neşesiz bir gülümseme geçti yüzünden.
— Güzel. Başrol oyuncusu da geldi. Şimdi eksiksiz kadroyla konuşuruz.
Kapı açıldı; Emine antreye girdi. Üzerinde rengi solmuş leylak tonlarında bir pardösü, elinde market poşeti vardı. Eve misafirliğe değil de denetime gelmiş birinin yüz ifadesini taşıyordu.
— Bu ne bağırış çağırış böyle, bütün apartman inliyor! — daha eşikten sesini yükseltti. — İnsanlar işten sonra oturur yemek yer, siz burada tiyatro oynuyorsunuz. Mert, yine aç mı kaldın? Size tavuk aldım. Sizin buzdolabında zaten ya hüzün vardır ya yoğurt ya da üç yumurta.
Elif yavaşça ona döndü.
— Tam zamanında geldiniz. Biz de kaybolan parayı konuşuyorduk.
Emine poşeti yere bıraktı, gözlerini kıstı.
— Ne parasıymış o?
— Benim param. Zarfın içindeydi. Şifonyerin çekmecesinde. Bin yedi yüz elli lira. Bugün eksildi. Daha önce de eksildi, sonra yine, sonra bir daha.
Kayınvalidesi dimdik doğruldu.
— Sen ne ima ediyorsun?
— İma etmiyorum. Açıkça soruyorum. Siz mi aldınız?
— Sen aklını mı kaçırdın? — Emine’nin sesi bir anda inceldi, yükseldi. — Ben oğlumun evine gelmişim, yiyecek getirmişim; burada da pazar yerinde cüzdan çalmışım gibi sorguya mı çekiliyorum?
— Mesele cüzdan değil, düzenli biçimde para kaybolması, — dedi Elif sakin bir tonla. — Arada fark var.
— Ne kadar kibar hakaret ediyorsun, maşallah, — diye homurdandı Emine. — Mert, duyuyor musun karının benimle nasıl konuştuğunu?
Mert mutfakla salonun arasında kalakalmıştı; sanki hangi tarafta durursa daha az zarar göreceğini hesaplıyordu. Oysa güvenli taraf yoktu.
— Anne, sakin sakin konuşalım…
— Sakin mi? — Emine ellerini iki yana açtı. — Tabii, çok sakin olalım. Karın beni hırsızlıkla suçlasın, ben de sessizce gülümseyeyim. İstersen bir de teşekkür edeyim. Elif, sen bir şeyi karıştırmıyor musun? Ben buraya elim boş gelmedim.
— Giderken de eliniz boş gitmemiş olabilir, — diye kesti Elif.
— Sen var ya…
— Anne, — Mert araya girdi, — bir dakika…
— Asıl sen bekle! — Emine ona doğru döndü. — Önce şu hanımefendinin nereye kadar varacağını duyacağım. Hadi Elif, söyle. Gözümün içine baka baka söyle. Sen bizim paramızı aldığımı mı düşünüyorsun?
Elif kollarını göğsünde birleştirdi.
— Ben şunu düşünüyorum: Para yalnızca sizin biz yokken eve uğradığınız günlerde kayboluyor. Bir de artık bunun sis, keramet ya da apartmanın kötü ruhlarıymış gibi gösterilmesinden bıktım.
— Şuna bakın hele. Espri de yapıyor. Pek nüktedanmış. Ama iki kuruş için insanın boğazına sarılır.
— İki kuruş için değil. Kendi param için mücadele ederim.
— Kendi paran mı? — Emine alayla güldü. — Demek bu evde artık “seninki” ve “onunki” diye ayrım var. Çok ilginç. Denize tatile gittiğinizde o para kimindi? Buzdolabını alırken kim yardım etti? Bu eve ilk taşındığınızda tencerelerin yarısını kim verdi, hatırlatayım mı?
— Üç havluyla küçük vazoyu da anımsatın isterseniz. Belki hemen bir şükran müzesi açar, sizi başköşeye koyarım.
— Benimle alay mı ediyorsun?
— Hayır. Sadece yoruldum. Buraya kendi evinizmiş gibi girip çıkmanızdan yoruldum. “Size bir şeyler getirdim” diye gelen poşetlerden sonra evde bazen tavuğun, bazen peynirin, bazen de paranın eksilmesinden yoruldum. Sizde anahtar olmasından yoruldum. Kocamın “anne” kelimesini duyduğu an mobilyaya dönüşmesinden de yoruldum.
Mert irkildi.
— Elif!
— Ne var, Elif ne? Cümle hoşuna gitmediyse daha dürüstünü sen kur.
Emine gürültülü bir nefes çekti.
— Demek mesele bu. Benim anahtarlarım batıyor sana. Para değil, yardım değil; oğlumun evine girebiliyor olmam dokunuyor. Açık açık söyle bari.
— Peki, söyleyeyim. Haber vermeden içeri girmeniz beni rahatsız ediyor. Dolaplarımızı açmanız beni rahatsız ediyor. Her konuda ağzınızdan çıkan cevap hep aynı.
