— “Ben anneyim, bana serbest.” Hayır, serbest değil.
— Serbest değil mi? — Emine neredeyse alayla gülecekti. — Bana neyi yapıp neyi yapamayacağımı sen mi öğreteceksin? Ben o çocuğu tek başıma büyüttüm. İki işte birden canım çıkana kadar çalıştım. Onun için her şeyimi…
— O yüzden mi şimdi şifonyerden para almak normal oluyor? — diye sözünü kesti Elif. — Minnet borcunu hesaplama usulünüz hayli ilginçmiş.
— Ben sana hesap vermek zorunda değilim! — diye parladı Emine. — O benim oğlum! Bir ihtiyacım varsa elbette yardım eder!
— Yardım dediğiniz şey, insanın önce istemesiyle, sonra da karşılıklı anlaşmasıyla olur. Eve girip çekmeceyi açmak, parayı alıp gitmek, sonra da hiçbir şey olmamış gibi masum masum bakmakla değil.
Mert, sıkışmış bir hayvan gibi bir annesine, bir karısına baktı.
— Anne… sen aldın mı? — diye sordu kısık bir sesle.
Emine birden ona döndü.
— Sen de mi aynı yerden vurmaya başladın? Bu hale mi geldik? Öz oğlu annesine böyle bir soru soruyor demek. Bunu da gördüm ya.
— Sadece cevap ver.
— Ne cevabı vereyim? Apartman aidatıyla faturaların arttığını mı söyleyeyim? Bağ evinde su parası için komşuya para göndermem gerektiğini mi? Senden isteyecektim ama senin hep aynı lafların vardı: “Anne sonra”, “Anne şimdi uygun değil”, “Anne maaş yatsın da bakarız.” Ben de el açıp bekleyecektim, öyle mi? Karın da bana çorbasına taş atmışım gibi bakacaktı.
— Yani aldınız, — dedi Elif, sesi iyice alçalmıştı.
— Ben hırsızlık yapmadım! — Emine’nin sesi neredeyse çığlığa dönüştü. — Oğlumdan aldım! Geçici olarak! Sonra yerine koyacaktım!
— Ne zaman? Kıyamet koptuktan sonra mı? — Elif bir adım yaklaştı. — Bir aydır “geçici” diye diye alıyorsunuz.
— Abartma.
— Ben mi abartıyorum? Başkasının çekmecelerini karıştıran ben değilim.
— Başkasının mı? Oğlumun evinde bana “başkası” mı diyorsun? Duyuyor musun Mert? Beni yabancı yerine koyuyor!
— Anne, mesele bu değil, — diye mırıldandı Mert.
— Tam da bu! — Emine parmağını Elif’e doğru uzattı. — Bu kadın beni en başından beri içine sindiremedi. Daha düğünde anlamıştım. Öylece duruyordu, yüzünde gülümseme vardı ama gözlerinde hesap kitap dönüyordu. Her şeyi raflara dizer gibi düzenler, her şeyi listeyle yapar. “Mert oraya oturma, Mert bunu yeme, Mert annene verme.” Oh, ne güzel yerleşti buraya.
— Birincisi, “Mertçik” falan değil; otuz iki yaşında bir adamdan bahsediyoruz. İkincisi, ben her şeyi düzenli tutmasam biz şimdi hava ve vaatlerle karnımızı doyuruyor olurduk. Çünkü bu evde birileri sadece maaş almayı ve “Bir şekilde hallederiz” demeyi biliyor.
— Yine aynı yere getirdin, — dedi Mert, sesi cansızdı.
— Evet, yine getirdim. Çünkü bu benim hayatım. Canı sıkılanın atlayıp geçtiği bir dizi bölümü değil.
Elif ani bir hareketle döndü, şifonyerin yanına gitti. Üst çekmeceden küçük bir defterle kalem çıkardı.
— Peki. Madem hepiniz yardım lafını çok seviyorsunuz, o zaman oturup yardımı hesaplayalım.
— Aklını mı kaçırdın sen? — Emine gözlerini kıstı.
— Hayır. Sadece bu evde nihayet bir kayıt tutulacak. Bakın. Ayın beşinde eksilen para: 1.050 ₺. Dokuzunda: 700 ₺. On dördünde: 1.750 ₺. Bugün yine 1.750 ₺. Toplam 5.250 ₺. Bir de sizin “iki dakikalığına uğradım” ziyaretlerinizden sonra buhar olup uçan yiyecekler var. Pastırma, kahve, peynir… Üstelik iyi peynir; öyle indirim sepetinde karton fiyatına satılanlardan değil. Temizlik malzemelerini de ekleyelim. Sizin evde çamaşır deterjanı kendi kendine mi çoğalıyor?
— Çok küçüldün.
— Hayır. Ben yoruldum. İkisi aynı şey değil.
— Bütün bunlarla neyi ispatlamaya çalışıyorsun?
— Artık hiçbir şey olmuyormuş gibi davranmayacağımı.
Mert boğazını temizledi.
— Elif, belki böyle yapmasak…
— Nasıl yapalım? Daha yumuşak mı konuşayım? Arkaya saz mı koyalım? Sunum mu hazırlayayım? “Sevgili Emine Hanım, evimizde izah edemediğimiz şekilde para kaybolduğunu fark ettik; rica etsek bundan sonra biraz daha sessiz mi alsanız?”
Mert istemeden burnundan bir gülme sesi kaçırdı. Elif bunu duyar duymaz bakışını ona çevirdi.
— Sen hiç eğlenme. Bu hikâyede seyirci değilsin. “Rahatına gelen korkaklık” maddesinden suç ortağısın.
— Sağ ol sevgili karım, — diye homurdandı Mert.
— Ne demek. Her zaman.
Emine çenesini gururla yukarı kaldırdı.
— Bak Mert, iyi bak. Senin evinde annenle böyle konuşuyorlar.
— Bizim evimizde, — diye düzeltti Elif.
— Ne fark eder! Anlamı aynı! Sen buna izin veriyorsun. Beni küçük düşürmesine göz yumuyorsun.
— Anne, — Mert sonunda gözlerini kaçırmadan ona baktı, — sen gerçekten sormadan almamalıydın.
Odanın içine ağır bir sessizlik çöktü. Sanki buzdolabı bile uğultusunu kısmış, araya girmemeye çalışıyordu.
— Ne dedin? — diye sordu Emine, kelimeleri tek tek bastırarak.
— Almamalıydın, — dedi Mert bu kez daha sağlam bir sesle. — Bu doğru değil.
— Doğru değil mi? — Emine, oğlunun başında birden ikinci bir kafa çıkmış gibi küçümseyerek güldü. — Doğru olan, karının eteğinin dibinde oturup onun cümlelerini tekrar etmek mi?
— Bunlar onun cümleleri değil. Olan şey bu.
— Hah, olan şeymiş. Şuna bakın hele, konuşmaya başladı. Peki üniversite paranı ödemek gerektiğinde “olan şey”lerle kim uğraştı? Kışın üstünde doğru dürüst mont yokken sana kim aldı? O motor sevdası yüzünden kredi işine bulaştığında seni kim çekip çıkardı?
— Anne, yeter.
— Hayır, yetmez! Şimdi sen bana doğruyu yanlışı mı anlatacaksın? Ben senin yaşındayken…
— İşte tam da bu, — diye kesti Elif. — Siz onun yaşındayken bile herkesin size borçlu olduğuna inanmaya alışmışsınız. Oğlunuz da buna dahil.
— Sen nasıl cüret edersin?
— Çok kolay. Zor bir gün geçirdim, elimde boş bir zarf var ve sabrımın son kırıntısı da bitti.
Emine yerdeki poşeti kaptı, gürültüyle sehpaya bıraktı.
— Demek benim getirdiklerime ihtiyacınız yok. Demek ziyaretlerim de lazım değil. Harika. Ama yarın öbür gün hayat başınıza vurduğunda sakın bana koşmayın.
— Merak etmeyin, — dedi Elif. — Başımızın çaresine bakarız. Ama önce anahtarları verin.
— Ne? — Emine anlamamış gibi baktı.
— Evin anahtarlarını. Büyük anahtarlıklı olan takımı. Masanın üstüne bırakın.
— Sen aklını mı yitirdin? — diye nefesi kesildi Emine’nin. — Beni oğlumdan koparmaya mı kalkıyorsun?
— Hayır. Ben yalnızca evimin kapısını kapatıyorum.
— Mert! Duyuyor musun? Benden anahtarları istiyor!
Mert susuyordu. Elif, çenesinin iki yanında kasların nasıl oynadığını görüyordu. Mert böyle anlardan nefret ederdi; acı verdiği için değil, seçim yapması gerektiği için. Seçim yapmayı sevmezdi. Her şeyin kendiliğinden, mümkünse onun hiçbir şeye karışmasına gerek kalmadan düzelmesini isterdi.
— Mert, — dedi Elif buz gibi bir sesle, — ya annen şimdi anahtarları masaya bırakır ya da yarın kilitleri değiştiririm. Bununla da kalmam, aile hayatımızın düzenini de baştan kurarım. O zaman evlatlık vazifelerin için bol bol boş vaktin olur.
Emine oğluna meydan okur gibi baktı.
— Ee? Bir şey söyle bari. Yoksa artık karının maaş kartına bağlı bir eklenti olmaya kesin karar mı verdin?
Mert’in dudak kenarı seğirdi.
— Anne, başlama.
— Başlama öyle mi? Burada curcunayı çıkaran ben miyim?
— Curcuna değil bu. Çoktan yapılması gereken bir konuşma.
