“Al sana, asalak!” diye bağıran Mehmet, tavayı başıma indirdi

Hikâyeler
Bu utanç verici sessizlik dayanılmaz bir ağırlık.

— Al sana, asalak! — diye bağıran Mehmet, tavayı başıma indirdi.

Ne olduğunu anlayamadan çömeldim; iki kolumu başımın üzerine kapattım. Dökme demir tava, bileklerime boğuk bir sesle çarptı. Acı, kolumdan omzuma kadar bıçak gibi yayıldı ama ağzımdan tek bir çığlık çıkmadı. Yirmi yıllık evlilik insana susmayı da, dayanmayı da öğretiyordu.

— Sen ne yapıyorsun böyle?! — diyebildim ancak.

— Kes sesini! — diye kükredi. Tavayı hışımla ocağın üstüne fırlattı. — Sana para yetiştirmekten bıktım artık! Yiyorsun, içiyorsun, ama eve bir faydan yok!

Dizlerimin üstünden yavaşça doğruldum. Morarmaya başlayan bileklerimi ovuştururken ona baktım. Mutfağın ortasında dikilmişti; yüzü kıpkırmızı, saçları darmadağın, gözleri kan çanağına dönmüştü. Dün gece yine muhasebedeki otuz yaşındaki sevgilisi Merve’nin yanına gitmişti. Sabaha karşı eve sarhoş, öfkeli ve her zamankinden daha saldırgan dönmüştü.

— Mehmet, bütün gün yemek yaptım, evi topladım…

— Yemek mi yaptın? — Parmağıyla ocağı gösterdi. — Şu yenmeyecek şeyi mi diyorsun? Merve’nin yaptığı yemeği görsen, insan parmaklarını yer. Senin elinden çıkansa…

Cümlesini tamamlamadı. Birden arkasını döndü, mutfaktan çıktı. Kapıyı öyle sert çarptı ki vitrindeki bardaklar ince ince titredi.

Sandalyeye çöktüm. Bileklerimi hâlâ ovuşturuyordum. Sol bileğim şimdiden şişmeye başlamıştı. Yarın kocaman bir morluk olacaktı. Yine komşulara, yine kızımız Elif’e ne diyeceğimi düşünmek zorunda kalacaktım.

Gerçi Elif her şeyi biliyordu. Sadece susuyordu. Yirmi beş yaşına gelmişti ama babasından hâlâ ateşten korkar gibi korkardı.

O sırada Mehmet’in telefonu antrede çaldı. Önce homurdanarak konuştuğunu duydum. Sonra sesi birden yükseldi:

— Ne haczi? Siz aklınızı mı kaçırdınız?

Olduğum yerde donup kaldım, kulak kesildim.

— Sabah olduğunu ben de biliyorum! Doğru düzgün anlatın, ne oluyor?

Kısa bir sessizlik oldu. Ardından Mehmet’in sesi yeniden patladı:

— Dava mı? Ne davası? Kim açmış davayı?

Bu kez daha uzun bir suskunluk yaşandı.

— Ayşe Yılmaz mı? O benim karım! Delirdi mi bu kadın?

Bileklerim zonklamaya devam ediyordu ama istemeden dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Demek ki plan işlemeye başlamıştı.

Üç ay önce Mehmet’in Merve’yle yaptığı bir telefon konuşmasına tesadüfen kulak misafiri olmuştum. Annemden on beş yıl önce miras kalan üç odalı dairemi ona vermeyi vaat ediyordu.

Banyoya kapanmış, telefonda kıs kıs gülüyordu:

— Merveciğim, o kadın ne yapabilir ki? Boşanırız, olur biter. Daire evlilik içinde üzerimize geçmiş gibi gösterilir, mahkemede bir yolunu bulup alırım. Sonra da senin adına geçiririm.

Banyo kapısının önünde öylece kalakalmıştım. O an, yıllardır içimde taşıdığım korku ya da kırgınlık değil, bambaşka bir şey yükseldi. Soğuk, hesaplı, keskin bir öfkeydi bu.

Ertesi gün bir avukattan randevu aldım.

Derya Hanım evrakları uzun uzun inceledikten sonra gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.

— Hukuken yapılabilecek şeyler var, — dedi sakin bir sesle. — Bu daire size miras yoluyla kalmış. Yani kişisel malınız sayılır. Fakat bir ayrıntı önemli.

— Ne ayrıntısı? — diye sordum, içim sıkışarak.

— Eşiniz, eve ciddi masraf yaptığını, tadilat ya da plan değişikliği için para harcadığını ispatlarsa sizden bedel isteyebilir. Hatta bazı durumlarda pay talebinde bulunmaya kalkabilir.

Başımı iki yana salladım.

— O tek kuruş koymadı. Ne tamirat varsa ben yaptırdım. Emekli aylığımla, ara sıra yaptığım işlerle, kendi biriktirdiğim parayla…

— O hâlde boşanma sırasında daire sizde kalır, — dedi Derya Hanım. — Ama ben yine de işi şansa bırakmamanızı öneririm.

— Ne yapmam gerekiyor?

— Boşanmayı beklemeden mal rejimiyle ilgili dava açın. Mahkemeden bu dairenin sizin kişisel malınız olduğunun tespitini isteyelim. Ayrıca, yargılama bitene kadar onun banka hesaplarına tedbir konulmasını talep ederiz. Böylece parasını kaçırmasının önüne geçilir.

Bir süre sustum. Önümdeki yol tehlikeliydi ama ilk kez bana ait bir kapı aralanıyordu.

— Ya öğrenirse? — diye sordum.

Derya Hanım omuzlarını hafifçe kaldırdı.

— Öğrense ne değişir? Zaten boşanmayı düşünmüyor musunuz?

Cevap hemen gelmedi. Yirmi yıl boyunca dayaklara, aldatılmaya, hakaretlere katlanmıştım. Peki ne uğruna? Yalnız kalma korkusu yüzünden mi? Çoktan büyüyüp kendi hayatına bakan Elif için mi?

Sonunda başımı kaldırdım.

— Düşünüyorum, — dedim kararlı bir sesle. — Davayı açalım.

Tam o an Mehmet mutfağa dalar gibi içeri girdi.

— Ayşe! — diye bağırdı. — Sen ne yapmaya çalışıyorsun? Bana dava mı açtın?

Ben kapuska için doğradığım lahananın başından ayrılmadım. Bıçağı sakin sakin hareket ettirmeyi sürdürdüm.

— Evet, açtım.

— Sen… sen… — Öfkeden nefesi kesiliyor, kelimeleri boğazına takılıyordu. — Sen aklını mı kaçırdın?

Şükrüye'nin Penceresinden