“Eğer Elif’e destek olmayacaksanız, ay sonunda evi boşaltırsınız,” dedi Fatma öyle sakin bir sesle ki sanki sofradan tuzluğu uzatmalarını istiyordu

Hikâyeler
Böyle bir duyarsızlık utanç verici ve haince.

“Eğer Elif’e destek olmayacaksanız, ay sonunda evi boşaltırsınız,” dedi Fatma öyle sakin bir sesle ki, sanki sofradan tuzluğu uzatmalarını istiyordu.

Ayşe, duyduğu cümlenin ne anlama geldiğini ilk anda kavrayamadı. Masada soğumaya yüz tutmuş çay bardakları, yanında çöreklerin durduğu bir tabak, küçük bir reçel kâsesi vardı. Yan odada altı yaşındaki Zeynep, eski bir dergiden kesip çıkardığı kâğıt bebeği koltuğun üstünde boyuyordu.

Mehmet’in eli havada kaldı; kaşığı ağzına götüremedi.

“Anne, sen bunu gerçekten mi söylüyorsun?”

“Bunda şaşılacak ne var?” Fatma masadaki peçeteyi düzeltti. “Altı yıldır benim evimde oturuyorsunuz. Bir tek faturaları, aidatı ödüyorsunuz. Ama iş kendi kız kardeşine yardım etmeye gelince birden paranız yok, öyle mi? O zaman gücenmeyeceksiniz. Ev benim. Ne yapacağıma da ben karar veririm.”

Ayşe gözlerini kocasına çevirdi. Mehmet’in yüzünde, insanın ağır ve kör bir cisimle darbe yemiş gibi donup kaldığı o ifade vardı. Böyle konuşmalarda hep geç toparlanırdı. Aptal olduğundan değil; sadece, insanın yakını olanların içlerinde tuttukları şeyi günün birinde açıkça söylemeyeceğine son ana kadar inanmak isterdi.

Oysa Ayşe, meselenin nereye varacağını daha ilk dakikada anlamıştı.

Aslında bu konuşmayı, Fatma’nın çarşamba günü arayıp gereğinden fazla neşeli bir sesle, “Cumartesi hep birlikte gelin. Oturur, aile arasında küçük bir meseleyi konuşuruz. Zeynep’e de güzelce gözleme açarım,” dediği andan beri bekliyordu.

Fatma “aile arasında” dedi mi, bunun yalnızca çay içip hâl hatır sormak olmadığı belliydi. O sözün arkasında genellikle çoktan verilmiş kararlar, herkese biçilmiş roller ve diğerlerinden beklenen uslu bir baş sallama olurdu.

Bağ evine giderken arabada kimse pek konuşmadı.

Arka koltukta Zeynep, anaokulunda olanları anlatıp durdu. En güzel kelebekleri çizen arkadaşı Esra’dan söz etti, sonra öğretmenlerinin öğrettiği yeni şarkıyı mırıldandı.

Mehmet ara sıra başını sallıyor, çoğu zaman da alakasız cevaplar veriyordu. Ayşe ise camdan dışarı bakarken aklından tek bir şey geçiyordu: hesaplarında 435 bin lira vardı. Üç yıl tatilsiz geçmişti. Üç yıl boyunca canlarının çektiği şeyleri almamışlardı. Üç yıl, harcama çizelgeleriyle, gereksiz görülen her şeyden vazgeçerek, “şimdi değil, sonra alırız” diyerek birikmişti o para.

Bu para sadece para değildi. Kendi evlerine kavuşmak için verecekleri ilk kaporanın, ilk adımın karşılığıydı.

Fatma yılın neredeyse tamamını bağ evinde geçirirdi.

Ev sağlam yapılmıştı; yalıtımı vardı, kombisi çalışırdı, küçük bir hamamlığı ve arka tarafta iki serası bulunurdu. Şehirdeki iki odalı dairesini ise altı yıl önce “gençlere bırakmıştı.”

Komşulara da akrabalara da hep böyle anlatırdı. Ne var ki Ayşe, ilk günden beri “bırakmak” ile “bir süre oturmalarına izin vermek” arasındaki farkı gayet iyi biliyordu. Tapuda evin sahibi Fatma’ydı. Başka kimsenin en ufak hakkı yoktu.

Öğle yemeğinde Fatma önce torununa okulunu sordu, sonra market fiyatlarından yakındı. Bir süre sonra da lafı ustalıkla küçük kızına getirdi.

“Elif benim akıllı kızımdır,” dedi, Ayşe’nin yıllardır işittiği o özel gurur tonuyla. “Eli de çok yatkındır. Öyle dikiş diker ki, mağazadan alınmış sanırsın. Yeter ki kendi işini kursun; başkasının yanında üç kuruşa çalışıp durmasın.”

Elif hemen yanı başlarında oturuyordu. İnce yapılı, sesi tiz, saçlarını yeni kestirmiş, tırnaklarına sütlü kahveye çalan açık bir oje sürmüştü. Yirmi altı yaşındaydı. Son beş yılda bir perde mağazasında işe girmiş, sonra çıkmış; çocuk elbiseleri dikmeye başlamış, ardından “müşteriler insanı tüketiyor” diyerek onu da bırakmıştı.

Şimdi anlaşıldığına göre yeni bir hayali vardı.

“Pazarın yakınında bir dükkân buldum,” diye canlandı Elif. “Küçük ama işlek bir yerde. Kıyafet tamiri ve ölçüye göre düzeltme atölyesi açmak istiyorum.”

Şükrüye'nin Penceresinden