“Üstelik perde işi de alırım,” diye sürdürdü Elif. “Dikim, kısaltma, takma… Şimdilerde bunlara çok ihtiyaç var. İnsanlar eskisi gibi sürekli yeni kıyafet almıyor; ellerindekini daraltıyor, uzatıyor, değiştiriyor.”
Ayşe bir süre sesini çıkarmadan dinledi. Aslında fikir tümden akıl dışı değildi. Pantolon paçası yaptıran da vardı, fermuar değiştiren de; perdelerini kısaltmak isteyenler de eksik olmazdı. Mesele fikrin kendisi değil, başlangıçta bu yükün kimin sırtına bineceğiydi.
Mehmet, “Ne kadar gerekiyor?” diye sordu.
Fatma sanki tam da bu sorunun gelmesini bekliyormuş gibi hemen doğruldu.
“İki yüz on bin lira kadar. Dikiş makineleri, overlok, kesim masası, tabela, iki aylık kira, ufak tefek masraflar… Sizin için altından kalkılmayacak para değil. Zaten birikiminiz var.”
Ayşe elindeki fincanı yavaşça tabağa bıraktı.
“Bizim ne kadar para kenara koyduğumuzu nereden biliyorsunuz?”
Fatma, Ayşe’ye değil, doğrudan oğluna baktı.
“Mehmet söyledi. Bunda ne var? İnsan annesinden de mi saklayacak?”
Ayşe bakışlarını eşine çevirdi. Mehmet mahcup bir ifadeyle gözlerini kaçırdı.
“Konunun buraya geleceğini düşünmemiştim,” dedi alçak sesle. “Sadece para biriktirdiğimizi söylemiştim.”
“Ama miktarı da söylemişsin,” diye karşılık verdi Ayşe, onun kadar sakin bir sesle.
Elif sıkıntıyla gözlerini devirdi.
“Allah aşkına, yine mi bu mesele? Ben o parayı sonsuza kadar istemiyorum ki. Geri ödeyeceğim. Hemen yarın değil elbette ama zamanla kapatırım. Biz aile değil miyiz?”
“Aileyiz,” dedi Ayşe başını sallayarak. “Tam da bu yüzden soruyorum. Elif, bu işin başa baş noktasını hesapladın mı?”
Elif kaşlarını çattı.
“Neyini?”
“Hiç kâr etmesen bile zarara düşmemek için ayda kaç iş alman gerektiğini. Sadece kirayı, giderleri çevirmekten bahsediyorum.”
Elif kısa bir an sustu.
“Yani… aşağı yukarı kafamda var.”
“Aşağı yukarı hesap olmaz. Kira ne kadar?”
“On sekiz bin lira. Ama dükkânın yeri çok iyi.”
“Bir aylık depozito da var mı?”
“Var.”
“Tamirat, elektrik, malzeme, yazar kasa, iplik, makas, kumaş, fatura… Bir de ikinci bir terzi çalıştırmayı düşünüyorsan yalnızca ‘küçük iş’ gibi götüremezsin, vergi kaydı gerekir. Vergi, sigorta, muhasebe masrafı… Bunları da yazdın mı?”
“Ayşe, sen de hep böylesin,” dedi Elif yüzünü buruşturarak. “Seninle insan gibi hiçbir şey konuşulmuyor. Hemen her şeyin kötü tarafını sayıyorsun.”
“Kötü tarafını değil, rakamları söylüyorum. İki yüz on bin lira, bakkaldan peçete almak değil.”
Fatma derin ve gürültülü bir nefes bıraktı.
“Yeter artık, kızı sorguya çeker gibi konuşturma. Banka şubesinde değiliz. Biz sizden denetim değil, yardım istiyoruz.”
“Yardımın da türlüsü var,” dedi Ayşe. “İş planı hazırlamaya yardım edilir, kira sözleşmesi birlikte incelenir, vergi işleri araştırılır. Ama hesabı kitabı yapılmamış bir işe birikimimizin yarısını veremeyiz.”
“Veremiyor musunuz,” diye sordu Fatma, sesine ince bir sertlik karışarak, “yoksa vermek mi istemiyorsunuz?”
Mehmet eliyle alnını ovuşturdu.
“Anne, gerçekten büyük para. Biraz düşünmemiz lazım.”
“Düşünecek ne var?” Fatma’nın sesi yükseldi. “Altı yıldır benim evimde oturuyorsunuz. Tam altı yıl! Kirada olsanız şimdiye kadar kim bilir kaç yüz bin lira ödemiştiniz. Bu sayede para biriktirdiniz, şimdi de yardım isteyince nazlanıyorsunuz.”
“Biz nazlanmıyoruz,” dedi Mehmet. “Kendi evimiz için para biriktiriyoruz.”
“Kendi eviniz mi?” Fatma acı bir gülümsemeyle güldü. “Zaten bir evde yaşıyorsunuz. Yoksa benim dairem size layık değil mi?”
İşte o anda Ayşe, uzun zamandır içinde tuttuğu cümleyi daha fazla yutamadı.
“Fatma Hanım, biz kendi evimizde yaşamıyoruz. Sizin evinizde yaşıyoruz. Bunu da bugün gayet açık biçimde hatırlattınız.”
Masanın çevresine ağır bir sessizlik çöktü.
Ardından Fatma, her şeyi değiştirecek o sözü söyledi:
“Elif’e yardım etmeyecekseniz, ay sonuna kadar evi boşaltın.”
O cümleden sonra birkaç saniye geçti; ama o birkaç saniyede evin içindeki her şey sanki yerinden oynamıştı.
Masadan ilk kalkan Ayşe oldu.
“Tamam,” dedi. “Çıkarız.”
Fatma şaşkınlıkla göz kırptı.
“Ben ‘bugün hemen gidin’ demedim.”
“Haklısınız,” dedi Ayşe. “Ev sizin.”
