— “Mehmetçiğim, siz yardım edeceğinize söz vermemiş miydiniz? Karınla konuş, bana para vermek istemiyor!” diye sesini yükseltti kayınvalidesi; gelinini herkesin içinde küçük düşürmeye kararlıydı.
Ayşe, çalışma masasının üzerinde biriken dosyaları düzene koyuyordu. Tam o sırada sekreteri Elif, yüzünde telaşlı bir ifadeyle kapı aralığından başını uzattı.
— Ayşe Hanım, dışarıda… sizinle görüşmek isteyen bir kadın var. Kendisi sizin… — Elif bir an duraksadı — yakınınız olduğunu söylüyor. Sizinle konuşmakta da epey ısrarcı.
Ayşe kâğıtların üzerinden başını kaldırdı. Reklam ajansının bekleme bölümünde genellikle müşteriler, iş ortakları, kurye ya da tedarikçiler olurdu; ama akraba? İçine kötü bir his çöktü.
— Nasıl biri?

— Altmış yaşlarında gibi. Bej bir trençkot giymiş, yanında kocaman bir çanta var. Uzak yoldan geldiğini söyledi.
Kayınvalidesiydi. Ayşe dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı. Fatma bugüne kadar bir kez bile onun iş yerine gelmemişti. Beş yıllık evlilikleri boyunca aralarında ince, kırılgan bir denge kurulmuştu: bayramlarda ve aile yemeklerinde zoraki tebessümler, pazar günleri yapılması âdet olmuş kısa telefon konuşmaları, seyrek ve mesafeli ziyaretler… Ne var ki son altı ayda bu düzen bozulmaya başlamıştı.
Ayşe sanat yönetmenliğine yükselip maaşı neredeyse üç katına çıkalı beri Mehmet annesine daha sık uğrar olmuştu. Başlangıçta bunlar masum ziyaretlerdi; akan musluğu tamir etmek, pazardan aldığı birkaç şeyi götürmek, eksik gedik işlerine yardım etmek gibi. Sonra para istekleri başladı. Önce küçük meblağlardı; ilaç, fatura, ev ihtiyacı deniyordu. Ayşe itiraz etmemişti. Fatma’nın emekli maaşının dar olduğunu biliyor, bunu anlayışla karşılıyordu.
Fakat isteklerin ardı arkası kesilmediği gibi miktarlar da büyüdü. İki hafta önce Mehmet, annesi için on bin beş yüz lira istemişti; sözde buzdolabı bozulmuş, yenisini almak gerekiyordu. Ayşe parayı verdi, ama içinde bir kuşku da uyanmadı değil. Çünkü o eski buzdolabının tıkır tıkır çalıştığını daha bir ay önce kendi gözleriyle görmüştü. Sonradan anlaşıldı ki para buzdolabına değil, kayınvalidesine alınan yeni bir kürklü paltoya gitmişti.
— Annem gerçeği söylemeye utandı sadece, — diye kendini savunmuştu Mehmet. — Kendisi için bir şey istemek ona ağır geliyor.
Geçen hafta bu kez Fatma’nın yazlığında “acil çatı tamiri” çıktığı söylenmiş, yedi bin lira gerektiği belirtilmişti. Ayşe ilk defa hayır demişti. Mehmet alınmış, aralarında ciddi bir tartışma yaşanmıştı. Üç gün boyunca Ayşe’yle doğru dürüst konuşmamış, sonunda kendi maaşından para çekip annesine vermişti; oysa o parayı yaz tatili için biriktirmeye söz vermişlerdi.
Şimdi ise Fatma buradaydı. Ayşe’nin odasında. Çalışanların, müşterilerin, yabancı gözlerin ortasında.
— İçeri buyursun, — dedi Ayşe yorgun bir sesle.
Fatma odaya, sanki bir kraliçe halktan birinin mütevazı evine lütfedip uğramış gibi girdi. Modern mobilyalara, geniş camlara, pencere kenarındaki taze çiçeklere tek tek baktı; sonra dudaklarını ince bir çizgi hâline getirdi.
— Demek düzenini böyle kurdun, — dedi selam vermek yerine, kelimeleri uzata uzata. — Ben de sıradan bir masa başı sanıyordum. Meğer ayrı odan varmış. Sekreterin de cabası.
— İyi günler Fatma Hanım, — Ayşe masasının arkasından kalktı, fakat ona doğru ilerlemedi. — Bir şey mi oldu? Mehmet iyi mi?
— Mehmetçiğim iyi falan değil, — dedi Fatma, davet beklemeden misafir koltuklarından birine çökerek. — Üstelik bunun sebebi de sensin.
Ayşe içinde yükselen sıkıntıyı hissetti; yine de yüzündeki ifadeyi değiştirmemeye çalıştı.
— Ne demek istiyorsunuz?
— Gayet iyi biliyorsun. Çocuk iki arada bir derede kaldı. Annesi yardım istiyor, karısı para vermiyor. Yazık benim oğluma, ne hâle getirdin onu.
— Fatma Hanım, bunu evde, sakin bir şekilde konuşsak daha doğru olur…
— Evde falan konuşmak istemiyorum! — diye sözünü kesti kayınvalidesi, sesini daha da yükselterek. — Evde sen onu etkiliyorsun, annesine yardım etmesin diye aklını çeliyorsun! Burada bakalım herkes senin nasıl biri olduğunu görsün.
Kapının ardından boğuk sesler geldi; belli ki biri durmuş, bağırışları işitmişti. Ayşe cam bölmenin ötesinde çalışma arkadaşlarının siluetlerini seçebiliyordu. Hepsi bir an donakalmış, sonra çalışıyormuş gibi davranmaya başlamıştı.
— Lütfen sesinizi alçaltın, — dedi Ayşe. Masanın etrafından dolaşıp kapıyı biraz daha kapattı. — Burası insanların çalıştığı bir yer.
— Çalışıyorlarmış! — diye alayla homurdandı Fatma. — Para kazanıyorlar yani! Peki benim Mehmetçiğime ne kalıyor? Herhâlde bütün gün senin peşinden koşup duruyor.
— Bu, Mehmet’le benim aramda olan özel bir mesele.
— Oğlum acı çekiyorsa bunun neresi özel mesele! — Fatma çantasını karıştırdı, buruşuk bir mendil çıkarıp gözlerine bastırdı; ne var ki gözleri kupkuruydu. — Ben anneyim, onun ne kadar zorlandığını hissederim. Dün de yanıma geldi, yüzü öyle bitkindi ki… Perişan olmuştu. Bunların hepsi senin yüzünden!
Ayşe’nin aklına bir önceki akşam geldi. Mehmet gerçekten de annesine gitmiş, eve geç dönmüş, suskun ve içi kararmış bir hâlde kapıdan girmişti. Ayşe’nin sorularına kısa kısa cevap vermiş, sonra aceleyle yatak odasına çekilmişti. Ayşe o an, onun hâlâ parayı reddettiği için kendisine kırgın olduğunu sanmıştı.
